Today: November 1, 2014











Alevilik Tarihi

 

Daha on dört yaşında bir çocuk iken, Allah’ı ve Resulünü inkâr ederek Alevî olduğunu söylemenin ya da Hz. Ali’yi ve  Hz. Hüseyin’i severek Hz. Muhammet ve Hz. Hasan’ı sevmemenin ne kadar anlamsız, saçma, aptalca, . Ve çelişkili bir durum olduğunu anlamış, kendimi İslâm ile Sosyalizm arasında bir tercihe mecbur görmüştüm. Arayış içinde olduğum yıllarda dahi oldukça zoruma giden, tabir yerinde ise, kanıma dokunan bir durumdu çevremde ki birçok ‘solcu’(!) insanın böyle bir çelişki içinde yaşaması. Bir yandan onların bu tirajı-komik hallerine üzülürdüm; diğer yandan Alevî değerlerinin böyle talan edilmesine. Çünkü onlar bu çelişki içinde ahmaklara ait bir özgüven (!) ve mutluluk psikolojisi içinde yaşalardı. Daha komik olan şey, çokbilmişlik yaparak, bilgiçlik taslarlardı. İşin ilginci ise, bunların birçoğu dede soyundan gelenler idi ve dedeliklerini daima vurgularlardı. Yani, ‘Bakın ben dedeyim, dedeliğimde vazgeçip solcu oldum’ gibisinden… Ben onların bu durumlarına hep üzüldüm; şimdi eskisi kadar dokunmasa da, yine gördükçe üzülür, geçmiş yılları anarım.

O yıllarda hiç unutmam, Rıza ZELYUT’ UN bir yerde Alevîliğin artık işlevini tamamladığını, yerini Sosyalizme bıraktığını iddia ettiğini okuduğumda burnumdan solumuştum. Üstelik ZELYUT, “özbeöz bir Alevî evladı” olarak böyle düşündüğünü ifade etmişti. Yine aynı yıllarda güya Alevîlik adına çıkarılan, fakat yayın politikası tamamen Marksist sosyalist ideoloji etrafında toplanan Kavga -sonra adı Kervan oldu- adlı bir dergide, birisi Hz. Muhammet’ten bir hadis aktarmış ve ardından –hâşâ- ‘filozof gerçekten doğru söylemiş’ cümlesini yerleştirivermişti. Sonraki zamanlarda Almanya’da yaşayan arkadaşlarımızdan, İlyas SALMAN ile ilgili bir olay aktarıldığında hepten çıldırmıştım. Olay şöyle imiş: Almanya’da İlyas SALMAN konser verdiği sırada Üstadımız Pir Sultan Abdal’ın ‘Bilmeyenler bilsin beni/Ben Ali’yim, Ali benim’ nakaratı ile biten değişini seslendirmiş.

Ardından Alevî olan topluluk coşkun bir alkış yollamış SALMAN’. Ama İlyas SALMAN patlatmış tokadı kalabalığın yüzüne. ‘Ben Arabistan’da ki –hâşâ- kara Ali’yi demiyorum. Tarlada ki, fabrikada ki… Ali’yi söylüyorum’ Bunun üzerine topluluk dağılmış oradan…

Yıllar sonra bunları ve bunlar gibi onlarca belki yüzlerce bilgi ve tecrübeyi bir araya toparladığımda, ortada bir yezitliğin, hem de yol yezitliğinin olduğunu görmek zor olmadı benim açımdan. Evet, ortada apaçık bir yol yezitliği var. Bundan yıllarca önce Hz. Muhammet’in cenazesini yerde bırakıp iktidar peşinde koşanlar nasıl bir yezitlik yaptıysalar, Hz. Hüseyin’i çağırıp sonra silahlarını O hazrete yöneltenler nasıl bir yezitlik yaptıysalar, Pir Sultan Abdal’ın eli altında yetişip, sonra Onu asanlar nasıl bir yezitlik yaptıysalar, … Bugün Alevî dedesi veya özbeöz Alevî evladı olduğunu iddia ederek, insanımızı Sosyalizme, inançsızlığa, Alevîlik değerlerinin inkârına çağıranlar da aynı türden bir yezitlik yapmaktadırlar. Pirimiz Hacı Beştaş-ı Veli, bundan daha yüzyıllar önce ‘Belimden düşen değil, izimi süren evladımdır’ diyerek hangi kafasızların başına taş atıyordu dersiniz?

İnsanlar Alevî anne-babadan dünyaya geldikleri için hayatlarının geri kalan kısmını da Alevî olarak geçirmek mecburiyetinde değildirler. Aynı şekilde Alevî anne-babadan doğmak hiç kimseye ömür boyu Alevîliğin değerlerini ters-yüz etme veya onlarla oynama hakkını vermez. Kişi, Alevîliğin değerlerine bilgi ve sevgi temelinde inanmışsa Alevî’dir; inanmamışsa Alevî değildir. Olamaz da. İnsanlar tercihlerinde elbette özgürdürler; kişi Alevî de olabilir, Solcu da. Ama hiç kimse Alevî kökenden geldiği için, Aleviliği dejenere etmek, değerleriyle oynamak gibi bir lükse sahip değildir.

Alevilikte, eşikte durmak günah sayılmıştır. Bugün yol yezitliği yapanlarda eşikte durmakta; kendi düşüncelerini veya Alevilik ile ilgisi olmayan düşünceleri Alevilik ambalajı içinde pazarlamaktadırlar. Buna artık bir son verilmeli, kapı bir tarafa kapanmalıdır. Ya yüzümüze, ya da yüzlerine…

Zeynel ESKİCİ

Şiilik nedir?

@ 08:26
Gönderen admin

 

Şiilik, kavram olarak Hz. Ali taraftarlığı demektir. Şiilik sözcüğü Şia kelimesinden türetilmiştir. Her ikisi de aynı anlama gelmektedir: Hz. Ali taraftarlığı.

Genel anlamda Alevilik konusunda, Aleviliğin ne olduğu konusunda kavramlar alabildiğine çarpıtılmış, anlamları değiştirilmiş, her türlü yoruma tâbi tutulacak bir hale gelmiştir. Bu kavramların başında Şiilik kavramı gelmektedir. Yukarıda da belirtildiği üzere Şiilik kavramı, Hz. Peygamberin Hakka yürümesinden sonra Hz. Ali’nin halifeliğine (dini-siyasi önderliğine) inananlar için kullanılmıştır. Şiiliğin bir başka manası da Aleviliktir. Neticede Alevi kelimesi de Hz. Ali’nin isminden türetilmiştir. Ama bir çok olayda, olguda olduğu gibi tarihsel süreç, yoğun baskı ve asimilasyonla geçtiği için, bu kavramlar ve temsil ettikleri değerler de deforme olmuşlar, başka anlamlar yüklenmiş ve başka başkalaşımlar gerçekleşmiştir. Öz olarak Şiilik ve Alevilik aynı şeylerdir. Fakat tarihsel gelişim sürecindeki olaylar bazı değişimler, yenilikler, adetler, sapmalar getirmiştir. Tekrar belirtmek gerekir ki; öz olarak, çıkış noktası olarak ikisi de aynı anlama gelmektedir.

Şiilik ve Aleviliğin ortak noktalarından başlayarak bunları tarihsel süreç içerisinde yaşadıkları farklılaşmaya kadar biraz açalım.

Hz. Peygamberin vefatından sonra Hz. Ali’ye yapılan haksızlıklar, Emevi saltanatı sırasında Hz. Ali’nin soyuna karşı devam etti. Bu süreçte yaşanan haksızlıklar, katliamlar, adaletsizlikler safları iyice netleştirdi. Hz. Ali ve Ehlibeyt taraftarlığı İslam’ın Hak davetini sürdürürken, buna karşın Emevilerde temsilini bulan Sünnilik bir devlet dini oluyordu. Her tarihsel olayda olduğu gibi burada da egemen olanın sözü daha geçerli, getirdiği kurallar daha etkili ve din adına yürüttüğü çalışma daha verimliydi. Emevilerin bu yoğun çalışmaları ve kurumlaşmaları İslamiyet’i bütün coğrafyalara yayıyordu. Bu arada Ehlibeyt taraftarları da davetlerini gerçekleştiriyordu. Ehlibeyt taraftarları, devlet örgütlenmesine sahip olmadıkları için örgütlenmeleri daha çok gönüllülük temeline dayanıyordu. Emevilerinki zora dayanıyordu. Ama yine tarihin kanıtladığı gibi; gönüllülük daha kalıcı olurken, zora dayalı gelişim daha güçlü ama geçici oluyordu. Bunun en büyük örneği Endülüs Emevi Devletidir. Bu devlet hazin bir sonla yıkılmıştır. Çünkü temelinde inanç yerine zora dayalı bir iktidar vardı. Hâlbuki o devlette ve dolayısıyla o coğrafyada Ehlibeyt taraftarları bir çalışma yapmış olsalardı, sonuç daha farklı olurdu. Nitekim Emeviler zor ile İslam’ı yaymaya çalışırken Ehlibeyt taraftarları sevgi ile yapıyordu. Emevilerin ardıllarının İslam adına yaptıkları tahribatları Ehlibeyt taraftarları düzeltiyordu. Ehlibeyt taraftarları inancın özünün; Emevilerin yaptığı ve uyguladığı gibi olmadığını kanıtlıyordu. Nitekim Ehlibeyt taraftarları bu kadar baskı altında gelişim bulmuşsa bunun en büyük sebebi Ehlibeyt taraftarlarının şiddet ve zor yerine sevgiyi esas almalarıdır.

Yukarıda da izah etmeye çalıştığımız gibi, Hz. Peygamberin vefatından sonra İslamiyet iki kutuba ayrıldı.

Ehlibeyt ve Ehli sünnet. Bunlardan tarihsel süreç içerisinde bir çok oluşum oluştu. Ehlibeyt taraftarları dünyanın her tarafında, hemen hemen bütün coğrafyalarda varlar. Ama bunların ortak noktaları azalmış, farklılıkları çoğalmıştır. Her coğrafyadaki Ehlibeyt taraftarları, o coğrafyadaki tarihsel gelişmeler çerçevesinde farklılaşmış, yeniden şekillenmiştir. Şüphesiz aynı durum Ehli sünnet taraftarları içinde geçerlidir.

Aradaki fark; Ehli sünnet hemen hemen her zaman bir iktidar diniydi. Bu avantaj kullanılarak ortak noktalar korundu. Ehlibeyt taraftarları ise yoğun baskılar sonucu her zaman gizlenmek zorunda bırakıldılar. Bunun sonucu ortak bir örgütlenme yaratılamadı. Yaratılamayınca da kopukluk başladı ve böylece temel değerlerin dışında kalan ama günlük yaşamda belirleyici bir çok konuda farklılıklar ortaya çıktı. Bunun en can alıcı örneği günümüzde kendisini Alevi ve Şii olarak adlandıran toplumlar arasında görülüyor. Aleviler daha çok Anadolu’da, Balkanlar’da ve kısmen Ortadoğu’da yaşamaktalar. Şiiler ise Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Asya’da yaşamaktalar. Aleviler ile Şiiler arasındaki temel noktalar: Peygambere, On İki İmamlar’a, Ehlibeyt’e, Kuran’a, Hz. Ali’ye bağlılıktır. Bunun dışında şüphesiz daha bir çok ortak nokta var. Ama ayrı noktalar da bir o kadar fazla. Şimdi hangisinin haklı veya daha doğru olduğu tartışmasına girmeyeceğiz. Bu tartışma yaklaşık 200 yıl kadardır sürüyor. Ayrılığın başlangıcı 1800’lü yıllara dayanmaktadır. 1500’lü yıllarda başlayan ve Şah İsmail’in önderlik ettiği birliktelik 1800’lü yıllarda son bulmuş, dünyadaki Ehlibeyt taraftarları arasındaki bağlantı kopmuştur. İşte yaşanan bütün farklılıklar bu 200 yıllık zaman diliminde gerçekleşmiştir. Ama farklılık çok belirleyici olmuştur. Örneğin Asyalı bir Şii`nin önder kabul ettiği bir şahsiyeti diğer Ehlibeyt taraftarları tanımıyorlar bile. Yine bir Anadolu Alevisinin önder kabul ettiği birisini diğer Ehlibeyt taraftarları tanımıyorlar. Biz olayın özetini böyle vermeye çalıştık. Sonuç olarak şunu belirtebiliriz ki; Ehlibeyt taraftarları birbirilerine inançlarını empoze etmek, dayatmak, kabullendirmek yerine ya da kendi doğrularını savunmak yerine ortak değerler etrafında buluşmadılar. Bu salt Aleviler için değil, bütün insanlık için geçerlidir. Yine Ehli sünnet için de geçerlidir. Ehlibeyt ve Ehli sünnet taraftarları ortak noktalarda buluşmalı ayrı noktalarda ise karşısındakinin inancına saygı duymalıdır. İnsanlığın huzuru, barışı böylesi bir atmosferde gerçekleşir. Aleviler, Ehlibeyt taraftarları böylesi bir dünyanın özlemi içinde olup bunun için azami çaba sarf edenlerdir. Şimdi sıra diğer inanç sahiplerinde.

 

 

Yaşarken Sorgulamanın Önemi

@ 08:23
Gönderen admin

Halil GÜZEL

İnsan, Allah’ın yeryüzündeki halifesi ve bütün övgülerin odağıdır. İnsan, düşünen, düşünürken de kıyaslayan ve yaptıklarından pişmanlık duyan tek varlıktır. Yüce Allah kâinatı, insanın, daha doğrusu Hz. Peygamber ve pak Ehl-i Beytinin yüzü suyu hürmetine özgür iradesiyle yoktan yaratmıştır. Ama insanın özgücü, bir şeyi yoktan var etmek değil; olanı, bağışlanmış aklıyla anlamaya ve açıklamaya gayret ve çabadan ibarettir. Yani insan, ancak içinde yaşadığı evreni ve karşı karşıya kaldığı problemler yumağını donanımı ölçüsünce çözme çabası içindedir. O halde bu övgüye değer varlık, yoktan icat etmek değil, ancak keşfedebilme kabiliyetine sahiptir. Eğer sanıldığı gibi insan, yaratılışı itibariyle mükemmel bir varlık olsaydı, bu gün suç, ceza, başarı ve ödül gibi kavramlar bir anlam taşımaz, eğitim ve benzeri kurumlara da gerek kalmazdı. Oysa insan, iyi eğitildiğinde nazlı bir fidan gibi nazik ve gelecek vadeden bir değer; başıboş veya kaotik bir boşluğa salındığında ise, bütün o el değmemiş ve koklanmamış güzelim gülleri yok eden eşsiz bir tufana dönüşebilmektedir.

Derdimiz insan ise sevgimiz de insanadır. Benim kabem insandır, diyen ozan, insana verilen değeri Hakk’a yapılan ibadetlere eşdeğer görmüş olsa gerek. Çünkü, ibadetlerin temelinde insanın emr bi’l-maruf ve nehy ani’l-münker, yani iyi ve yararlı olanı tavsiye etmek ve kötü ve zararlı olandan alıkoymak yatar. Bu haliyle ibadet, insana haddini ve sorumluluğunu hatırlatan başta eğitim olmak üzere diğer bütün kurumların yerini alarak özellikle insan hak ve hukuku hususunda önemli bir işlevi üstlenmektedir. Bu anlamda ibadet mefhumunu içeren her din, insana bir yaşam reçetesi sunmanın yanında aynı zamanda insana, insan olmanın gerek ve sorumluluklarını da hatırlatmaktadır. Dolayısıyla dinin, insanı bencillik ve kendini beğenmişlik saplantısından kurtaran, onu diğer insan(kardeş)ların hak ve hukukuna saygı duyan bir sosyal varlık haline getiren işlevi inkar edilemez. Nitekim insanın kara kutusu ruhudur. Bu durumda insan bedenen kirlendiği zaman su ve sabunla fiziken kendini yıkayarak kirlilikten arınmaktadır. Oysa aynı insan, ruhen ve sosyal açıdan bencillik, kendini beğenmişlik, çekememezlik ve kıskançlık gibi ruhsal kirliliklerden arınmanın yolunu bilmemektedir. Bu kirliliği ortadan kaldırmak ve güvenli bir sosyal ve psikolojik ortam oluşturmak için sonuç veren tek çözüm yolu, “kendi başına insan” tarafından ortaya konulmamıştır. Özgür iradesini kendi menfaatine ve başkasının aleyhine kullanan insanın, içine düştüğü özüyle de çelişen bu durumdan kurtulması için tek çare, ruhi arınma reçetesini ihtiva ettiğine inandığı dine sığınmasıdır. Bu durum günümüzde de geçerliliğini korumakta ve gelecekte de koruyacaktır. Çünkü insanın yerleşik bir doğası vardır ki, ona onun ilkeleriyle hükmedilebilir

Modern zamanda kurulu “Modern Ulus Devletler”de sorgulayıcı anlamda düşünmek suç telakki edilirken, kutsal metinlerde, inandığımız dinin kurallarını akıl sahipleri olarak anlama ve idrak etme bakımından sorgulama sorumluluğumuzun bir gereği sayılmıştır. Oysa günümüzün modern ulus devletlerinde kişi, siyasal karar alma sürecinden dışlanmakta ve sisteme dönük uyarıcı düşüncelerinden ötürü cezalandırılmaktadır. Modern ulus veya ulusal irade kavramları da Fransız Devrimi yıllarından kalma içeriği ve yetki sınırı belli olmayan suiistimale açık muğlak kavramlar olup, demokrasinin ilkeleriyle çelişen uygulama alanları olan kavramlardır. “Halk adına halka rağmen” ilkesi demokrasiyi, çoğulculuğu ve çoğunluğu hiçe sayan jakobenci, dayatmacı ve antidemokratik bir mantığın ürünü olup günümüz şartlarında geçerliliği kalmamıştır. Özetle günümüzde pozitif hukuk alanında katedilen mesafe gerçek demokrasiyi doğrulamakta ve bu da bizi kutsal metinlerin evrensel ruhuna yaklaştırmaktadır. Yani modernizim yavaş yavaş yerini postmodernizme bırakmaktadır. Sorgulama insan doğasının zorunlu bir sonucu olmakla beraber demokratik hayat için de hayati bir ilkedir. Ondan kaçanlar tarih boyunca daha büyük felaketlere maruz kalmışlardır.

Günümüzde Aleviler dünyadaki Ehl-i Beyt Mektebi mensuplarının aksine inançlarından gayrı ihtiyari olarak uzaklaştırılmışlardır. Bu süreçte onları buna mahkum eden mekanizmanın(!) yanında son zamanlarda kökü Alevi, gövdesi ateist, pozitivist, Freudçu, Marxist ve İslam’la bağdaşmayan fraksiyonların tahribatının payı çok daha fazla olmuştur. Bu beşeri din mensupları Alevileri diğer legal siyasi çevreler gibi sadece sömürmüş ve her seferinde onları mahcup ve mağdur etmişlerdir. Aynı çevreler bazen de İslam ahlakıyla bağdaşmayan tavırları sebebiyle de Alevileri, “Ben Aleviyim” demekten alıkoyacak kadar eli kolu bağlı bırakmışlardır. Bu çevreler ve adı belli mekanizma kadar, Alevi sözüm ona bazı dedeler ve babalarının da payı büyüktür. Onlar, kendi tarihi gerçeklerini Kur’an-ı Kerim, Allah Resulü ve Ehl-i Beyt İmamları’ndan gelen kaynaklardan edinmek yerine, bazı düzmece mitolojik, destan ve söylencelere yönelmişlerdir. Onların İslam’ın temel kaynakları yerine akli, kalbi ve sosyal yönü zayıf kaynaklara yönelmeleri, Alevi toplumunu diğer iyi niyetli Müslümanlardan da uzaklaştırarak merkezden uzaklaşmalarına yol açmıştır. Ama bu gün Alevileri daha güzel günlerin beklediği kanaatindeyiz. Çünkü modern süreç, insanları ana kucağından kurtlar sofrasına atmış ve son zamanlarda bu durum, sağduyulu insanlar tarafından fark edilmiştir. Neticede, tekrar yuvaya, yani Ehl-i Beyt’tin ilim ve irfan mirasından ibaret olan “Öze” bir yönelim belirmiştir. Bu arada bu mazlum halkın aydın evlatları, başlarına örülen çoraplardan kurtulmada ve yollarına kurulan tuzakları aşmada daha bir cesaretlenmiştir. Üstelik, bu çabaya bütün inanç kesimleri de katkı sunmaya başlamıştır.

İçinde yaşadığımız zaman ve zeminin gerekleri hepimiz, yani bütün toplum kesimleri için bağlayıcıdır. Farklılıkları kucaklama hoşgörüsünü, Ehl-i Beyt sevgisiyle birlikte Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaş-ı Veli hazretleri gibi gönülleri Ehl-i Beyt aşkıyla tutuşan Alevi dervişlerinin bu topraklara aşıladığından kimse kuşku duyamaz. Ancak daha öncesinden, yani Kerbela katliamından sonraki süreçlerden itibaren, gerek Emeviler gerek Abbasiler zamanında, Ehl-i Beyt evlat ve taraftarlarından oluşan, çok sayıda tebligatçı, göç ederek başta Anadolu olmak üzere dört bir tarafa yayılmıştır. Onların fedakar çabaları çok geçmeden ürün vermeye başlamış, öyle ki bu yörelerde nüfusun çoğunluğu Ehl-i Beyt ile gönül bağı kurmuş ve ta ki Osmanlılar bu nüfusu ortadan kaldırıncaya kadar bu potansiyel varlığını ağırlıklı olarak sürdüre gelmiş ve bu günkü Anadolu halk kültürünün temelini teşkil etmiştir. Yoksa sanıldığı kadar bu haliyle bu kültür Orta Asya’dan getirilmiş değildir.

Ülkemizde AB’ne katılım sürecinde gündemde olan demokratik açılımlarda Aleviler çok önemli katkılar sunabilirler ve söz konusu katkıyı sunmalıdırlar da. Demokratik değer ve doğal hukuk ilkeleri ile İslam’ın bakış açıları genellikle örtüşmektedir.

Her ne kadar Osmanlı’nın yıkılmasından sonra başlayan yeni süreçte de devletin Alevileri görmezlikten geldiğini söylemeye dilimiz varmıyorsa da, ne yazık ki bu dönemde de Alevilerin bir çok alanda ihmal edildiği acı bir gerçektir. Devlet, vakit geçirmeden bu yanlı uygulamalara ve haksız ihmallere son vermelidir. Bunun için de başta Devletin resmi din kurumu Diyanet olmak üzere devlet, bütün kurumları ile Alevileri ve dini önderleri olan Ehl-i Beyt İmamlarının şahsında İmam Cafer-i Sadık ve Caferi fıkhı temelinde Caferi mezhebini uygulamalarıyla birlikte resmen kabul etmeli, onlara inançlarını doğru öğrenme imkanlarını sağlamalıdır. Devlet, bu doğrultuda diğer dini azınlık ve gruplara tanıdığı hoşgörüyü bu mektep mensuplarına da göstererek, yıllardır çeşitli kesimlerce istismar edilen bu kesimi de şemsiyesi altına alarak birlik ve diriliğini fevkalâde pekiştirebilir, uygar dünyanın karşısına daha da güçlenmiş olarak çıkabilir.

Bütün okuyucuları kardeşlik ve dostluk duyguları ile gönülden selamlayarak bu görüşlerin benim acizane görüşlerim olduğunu belirtmek isterim. Bütün bunları gücümü hoşgörünüz ve evrensel bakış açınızdan alarak yazdım. Selam ve Saygılarımla….

 

İRADE: YAŞAMA YÖN VERMEK

@ 08:22
Gönderen admin

 

İrade demek; yaşama yön vermek, yaşamsal kararlarda karar verebilmek, başkalarının tahakkümünü sona erdirmek demektir. İradesiz insan bir hiçtir. Hiçlikte bir insanın başına gelebilecek en büyük kötülüktür.

Günlük yaşamda sık sık tanık olduğumuz, yer yer yaşadığımız bir çıkmazdır iradesizlik. İrademiz elimizden alınmıştır. Egemen olanlar kendi çıkarları doğrultusunda bizlerin hayati konularına müdahale eder hale gelmişlerdir. Alevi toplumu tamamiyle olmasa da çoğunlukla bir iradesizler toplumu haline gelmiştir. İradesizleştiği için de süreç içerisinde egemenlerin doğrularını -dolayısıyla çıkarlarını- kendi doğruları olarak görmeye başlamış, kabullenmiştir. Alevi toplumu, kendi değerlerinden uzaklaşmış, hayati önem taşıyan kararlarda gericilerin çıkarlarına hizmet eden kararlar almıştır/almaktadır. Ne yazık ki, istisnalar kaideyi bozmuyor. Bunlar gerçeklik olarak önümüzde duruyor.

Eğer Alevi toplumu kendi iradesine sahip olsaydı, bunca katliama uğramazdı. Aslında tarihsel süreç Alevileri bu hale getirmiştir. Burada Alevi toplumunu suçladığımız manâsı çıkmasın. Belirtmek istediğimiz, tarihsel bir sürecin doğal diyebileceğimiz sonuçlarıdır. Bu tarihsel süreç Hz.Ali ile başlayıp günümüze dek uzanan bir süreçtir. Bu süreçte baskılar ve katliamlar zaman zaman azalsa da, sürekli olarak uygulanmıştır. Bazı dönemlerde dozaj artarken, bazı dönemlerde yavaşlamıştır. Ama gerçek olan, bu lânetli sürecin devam ettiğidir.

Bu sürecin Hz.Ali döneminde başladığını belirtmiştik. Hz.Ali, bilindiği gibi dünyaya gelmiş en büyük bir kaç şahsiyetten biridir. Dini tarafını bıraksak dahi bu bir sosyolojik gerçektir. Hz.Ali, İslamiyet’i ilk benimseyen kişidir. O Hz. Peygamberin deyimiyle “Allah’ın Arslanı”dır. Hz.Ali gerçek anlamda asaleti, bilgiyi, gerçek dini, fedakârlığı, cesareti temsil etmektedir. Hz.Ali’nin karşıtları ise bencilliği, hırsı, kavgayı, kini, karanlığı temsil etmekteler. Ne acıdır ki, karanlık, bu tarihsel süreçte zaferi kazanmıştır. Ama bu zafer ilelebet olmayıp, eninde sonunda Hz.Ali’nin temsil ettiği aydınlığa yenilecektir.

 

Bu gerçeği Hz.Muhammed bir hadisinde şöyle dile getiriyor:

 

“Yahudiler 71 mezhebe bölündüler, Hıristiyanlar 72 mezhebe bölündüler, Müslümanlar da 73 mezhebe bölünecekler. Ama insanlığı benim Ehlibeytime bağlı olanlar kurtaracak”.

 

Hz. Peygamber böyle demekle, gelecekte neler olacağını bilmiş ve gelişecek olan olaylara nasıl tavır alınması gerektiğini açıklamıştır. Hz.Ali’nin olmadık haksızlıklara uğraması ve sonunda şehit edilmesi ile başlayan karanlık süreç, İmam Hasan’ın eşi Cude tarafından bal içine zehir koyması ile zehirlenerek şehit edilmesiyle devam etmiştir. İmam Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilmesiyle bu karanlık süreç doruğa çıkmış ve tüm şiddetiyle devam etmiştir. On İki İmamların onbiri şehit edilmiştir. Hiç biri vadesiyle Hakka yürümemiştir. Bu şahadetler, Alevi inancına inananların iradesizleşmesi için yapılıyordu. Alevi toplumunun önderlerini imha ederek, toplumu egemenlikleri altına almak istiyorlardı. Tam manasıyla bunda başarılı olunamadı ama çok şeyler başarıldı. Bu başarılan şeylerin başında da, Alevi toplumunda bir bilinç bulanıklığı yaratmak oldu. Çünkü Alevi toplumu, önderlerinin çoğunu şehit vermek durumunda kaldı. Bunun neticesinde öndersiz kalan Aleviler, ilk etapta olmasa bile geçen yıllar içinde inançlarında bir zafiyet gösterdiler. Onlar yine değerlerine bağlıydılar. Ama artık bir çok şeyi bilmiyorlardı. Yine gelişen olaylara nasıl bir tepki vereceklerini, nasıl bir tavır alacaklarını bilmez hâle geldiler. Bu bilemezlik günümüzde doruk noktasına ulaşmış durumdadır. Alevilerin büyük çoğunluğu kendi gerçekliğinden, kendi öz değerlerinden, bedeller verilerek kazanılmış haklarından habersiz yaşamaktadır. Kendi gerçekliğinden uzak, kendi değerlerine yabancılaşmış, iradesi esir alınmış, bilinci bulanmış bir Alevi insanı, her türlü olumsuzluğa açık demektir. Alevi toplumu son 50 yılda bu açıklıktan dolayı çok acı yaşadı, gereksiz bedeller ödedi. Toplumsal, siyasal, ekonomik olaylarda en çok Aleviler ezildi. Belki bazıları bu durumun sadece bir coğrafya için olduğunu sanırlar. Aslında Aleviler dediğimiz Ehlibeyt taraftarları, dünyanın hemen hemen her coğrafyasında bu bedelleri ödemişlerdir.

Balkanlar’dan Ortadoğu’ya, yakın Asya’dan kuzey Afrika’ya, hangi coğrafyada Aleviler yaşamışlarsa o coğrafyada gelişen yukarıda saydığımız olumsuzluklardan en çok Aleviler nasibini almıştır. Bunun sebebi de, açıklamaya çalıştığımız gibi başlatılan karanlık sürecin günümüzdeki yansımalarıdır.

Aleviler, Alevilik bilincinden yoksunlardır. Bu yoksunluk çok acılara sebep olmaktadır. Her Alevi mutlaka asgari düzeyde bir Alevilik bilincine sahip olmalıdır. Bir insanın Aleviliği öğrenmesi, yaşama Alevilik penceresinden bakması, gelişen olayları Aleviliği referans alarak yorumlaması başka inançların doğruları olmadığı anlamına gelmez. Bu durum, yani bir kişinin asgari düzeyde de olsa bir Alevilik bilincine sahip olması demek, başka inançlara da saygı demektir.

Alevilik bilinci, insanı yanlışlardan doğrulara, kötülükten iyiliğe, karanlıktan aydınlığa çıkarır. Alevilik bilincine sahip birisi, yaşamda ne kadar zorluk olursa olsun onları aşar. Ahlamak vahlamak yerine çözümler arar. Yaşamda sadece negatifliği değil, aynı zamanda pozitifliği de görür. Yaşama anlam verir, yaşamı sever. Hayata kafa yorar. Anlık, güncel dertlerle ne kendini ne de etrafındakileri boğmaz. Aksine yaratıcı çözümlerle, hem iş hem de sosyal yaşamda insanlara güç verir. Alevilik bilincine sahip olmak emek ister. Ama bu bilince tam anlamıyla değil, az da olsa sahip olundu mu, insan iradesine sahip demektir. İradesine sahip bir insan da çok şeyleri fetheden demektir.

 

 

 

Gerçek Alevi

@ 08:20
Gönderen admin

Adsız

Ehlibeyt Talibi

Tek bir cümle ile Alevi, Ehlibeyt mektebinin tüm hedeflerinin bütün boyutlarıyla varlığında tecelli ettiği kâmil bir insan demektir. Alevilik; doğru düşünmek, temizlik ve iyi davranmaktır. Tek bir cümle ile Alevi, Ehlibeyt mektebinin tüm hedeflerinin bütün boyutlarıyla varlığında tecelli ettiği kâmil bir insan demektir. Alevilik; doğru düşünmek, temizlik ve iyi davranmaktır. Bu da din önderlerinin peşinde oldukları hedefin bizzat kendisidir. Ehlibeyt İmamları, tüm güçleriyle kendi taraftarlarını kötülüklerden uzak tutmaya ve iyi terbiye etmeye çalışmışlardır. Onlar, bütün güçleriyle güvenilir ve emin dostlarına şer’î

hükümleri ve ilâhî öğretileri öğretmeye gayret etmişlerdir. O büyük insanlar, asla vasıfsız ve niteliksiz taraftarlar toplamak peşinde olmamışlardır. Onlar, sürekli kendi dostlarına, üstün ve ilâhî erdemlerde tüm insanlardan önde olmaya çalışmalarını tavsiye ediyorlardı. Onlara, “Davranışlarınızla insanları Ehlibeyt mektebine çağıranlardan olun.” buyuruyorlardı. Özetle; Ehlibeyt İmamları, kendilerine karşı samimiyetle sevgi ve muhabbet besleyen, gerçek manada her konuda onlara bağlı olan Şiîlerine karşı en üstün şefkati göstererek onları eğitmeye çalışırken yalan olarak Ehlibeyt’i sevdiklerini iddia edip bu mektebi kendi hevesleri doğrultusunda yorumlamaya kalkışanları da kendilerinden itmişlerdir. İbn-i Hacer es-Savaik’ul-Muhrika adlı kitabında şöyle rivayet etmektedir: “Hz. Ali (a.s) bir grubun yanından geçiyordu; onlar Hz. Ali’yi görünce hemen ayağa kalktılar. Hz. Ali, “Bunlar kimdir?” diye sordu. “Bunlar senin Alevilerden bir gruptur.” diye cevap verilince, Hz. Ali onlara şöyle

buyurdu: “Güzel de, neden dostlarımızın ziynetini ve Alevilerin nişanesini sizlerde göremiyorum?” Onlar başlarını aşağı salıp sessiz kaldılar. Bu sırada Hz. Ali ile birlikte olanlardan biri; “Ya Ali, siz Ehlibeyt’i saygın kılan ve birçok özellikler veren Allah aşkına lütfen Şiîlerinizin niteliklerini beyan eder misiniz?” diye arz etti. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Bizim Şiîlerimiz Allah’ı tanıyanlar ve Allah’ın emriyle amel edenlerdir.” [1] Bazı insanlar günah ve şehvet bataklığında yüzdükleri hâlde Allah’ın emirlerine ve buyruklarına isyan noktasında Ehlibeyt’in muhabbetini kendilerine bir özür ve bahane olarak ileri sürürlerdi. Oysa Ehlibeyt İmamları, bu sevgi ve dostluğu sadece salih amel, doğruluk, emanet, takva ve

züht olduğu takdirde makbul görürlerdi. Nitekim İmam Sadık (a.s) ashabından birine hitap ederek şöyle buyurmuştur: “Ey Huzeyme, onlara şu mesajımızı ilet ki bizim salih ameller dışında hiçbir hususta Allah’tan kendilerine bir kifayetimiz ve yeterliliğimiz olmayacaktır. Onlar takva ve züht dışında hiçbir şeyle velâyetimize erişemezler. Kıyamet gününde de hasret çekenlerin en şiddetlisi, adalet üzere konuşan, ama amelleriyle adalete muhalif davranan kimsedir.” [2] Ehlibeyt İmamlarına göre gerçek Aleviler, tıpkı kendileri gibi tabiat ve davranışlarında, dinî ve insanî kemal ve değerler ile donanmış örnek kimselerdir. Nitekim İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “İnsanları dillerinizle değil, amellerinizle (İslâm”a, doğruluğa) davet edin; öyle ki insanlar sizden sadece çaba, doğruluk ve takva görsünler.” İmam Bâkır (a.s) Cabir-i Cu’fî ile yaptığı konuşmasında şöyle buyurmuştur: “Ey Cabir, bizim taraftarımız olduğunu iddia edenlerin sadece Ehlibeyt’in muhipleri (sevenleri) olduğunu söylemesi yeterli midir? Allah’a andolsun ki bizim taraftarlarımız sadece Allah’tan sakınanlar ve Allah’a itaat edenlerdir.”[4] Başka bir yerde ise şöyle buyurmuştur: “taraftarlarımız sadece tevazu, huşu, emanete riayet, Allah’ı çok anma, namaz, oruç, anne – babaya iyilik; fakir komşularına, yetimlere ve borçlulara karşı sorumluluk taşıma, Kur’an tilâvet etme, insanları sadece hayırla anma, akrabalar ve tanıdıklar arasında güvenilir olma nitelikleriyle tanınırlar.”

 

Devamında ise şöyle buyurmuştur: “Allah’tan korkun ve bilin ki Allah katında olanlar için Allah ile insanlardan hiç kimse arasında bir yakınlık yoktur. Allah Azze ve Celle”ye kullarından en sevimli olanı, en takvalı olanı ve itaatine en çok koşanıdır. Yine şöyle buyurmuştur: “Ey Cabir, Allah’a andolsun ki Allah Tebarek ve Tealâ”ya sadece itaati ile yaklaşmak mümkündür. Bizim elimizde ateşten beraat yoktur. Allah üzerinde hiçbir kul için hüccet söz konusu değildir. Kim Allah’a itaat ederse, o bizim dostumuzdur. Her kim de Allah’a isyan ederse, o bizim düşmanımızdır. Bizim velâyetimize sadece amel ve takvayla

nail olmak mümkündür. İmam Sadık (a.s) da Ebu’s-Salâh Kenanî ile yaptığı konuşmasında

taraftarlık iddiasında bulunan yalancılar hakkında şöyle buyurmuştur: “Allah’a andolsun ki aranızda Ca’fer’e (bana) uyanlar çok azdır. Benim ashabım, takvalı olup Allah için amel eden ve Allah”ın sevabını ümit eden kimselerdir. Evet, benim ashabım sadece bunlardır.” Gerçek Ehlibeyt takipçilerinin en önemli görevlerinden biri de, insanların sorunlarıyla ilgilenmek ve haklarına riayet etmektir. En acı mesele de bu konuda bir hataya düşmektir. İmam Sadık (a.s) kendisine kardeş haklarını soran Mualla b. Hneys”e şu yedi önemli ilkeyi beyan etmiştir:

1- Kendin için istediğini kardeşin için de isteyecek ve kendin için istemediğini onun için de istemeyeceksin.

2- Onun gazabına uğramayacak, hoşnutluğunu talep edecek ve emirlerine itaat edeceksin…

3- Canın, malın, dilin, ellerin ve ayaklarınla onun yardıma koşacaksın.

4- Sürekli onun için bir kılavuz ve ayna olacaksın.

5- O aç iken sen karnını doyurmayacaksın, o susuz iken sen suya kanmayacaksın, o çıplak iken sen giyinmeyeceksin.

6- Eğer hizmetçin varsa, elbiselerini yıkaması, yemeklerini pişirmesi ve yatağını sermesi için ona göndereceksin.

7- Yeminine sadık kalacak, davetine icabet edecek, hastasını ziyaret edecek,cenazesinde hazır bulunacak ve bir ihtiyacı olduğunu anladığında, o senden

bir şey istemeden ihtiyacını gidereceksin.” [7]

Bazıları buradaki kardeşlerden maksadın sadece Ehlibeyt taraftarı olduğunu sanabilirler. Ama diğer rivayetlere de müracaat edildiğinde bu düşüncenin yanlış olduğu ortaya çıkmaktadır ve Ehlibeyt’in lütuf, merhamet ve şefkatinin bütün din kardeşlerini ve hatta bütün insanları kapsadığı görülmektedir.” [8]

Evet, Ehlibeyt taraftarı; dostluk, kardeşlik, insanların haklarına riayet, iman, fazilet, hak yolda çaba, fedakârlık ve diğer birçok erdem ve yüceliklerin bütünü demektir. Beceriksiz ve vasıfsız iddiacıların kendilerini aldatması ve bütün insanlar arasında Firdevs cennetlerinin varisi olduğunu zannetmesi bu gerçeği asla değiştiremez.

ESKİ CAHİLİYE DÖNEMİ VE İSLAM

@ 08:07
Gönderen admin

 

Muhammed Hüseyin TABATABAİ (r.a)

İÇİNDEKİLER:

ESKİ CAHİLİYE DÖNEMİ

Cahiliye Devrindeki Arapların Sosyal Durumu

Cahiliye Devrindeki Diğer Toplumların Sosyal Durumu

İSLÂM’A ÇAĞRININ ORTAYA ÇIKIŞI

İslâm Çağrısındaki Tedricîliğin Sebepleri

Toplumda Adaleti Yerleştirip Zulmü Ortadan Kaldırmanın

Yolları Nelerdir?

Eski cahiliye dönemi

Kur’an, Arapların, İslâm’ın ortaya çıkışına bitişik dönemini cahili-ye dönemi diye adlandırır. Bunun tek anlamı, o günün Arapları arasında bilginin değil de bilgisizliğin, bütün işlerinde hakkın değil de batılın ve sakat görüşün egemen olduğunu vurgulamaktır. Kur’an’ın onların hayat tarzlarına ilişkin verdiği bilgiye göre onların hayatı böyle idi. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Onlar Allah hakkında cahiliye zihniyetini yansıtan, gerçeğe aykırı bir düşünce taşıyorlar.” (Âl-i İmrân, 154) “Onlar yoksa cahiliye yasalarını mı istiyorlar?” (Mâide, 50) “O zaman inkâr edenler kalplerine öfkeli soy koruyuculuğunu, o cahiliye taassubunu yerleştirdiler.” (Fetih, 26) “Eski cahiliyenin süs ve edası ile süslenip kendinizi teşhir etmeyin.” (Ahzâb, 33) O günkü Araplar güneyde Hıristiyan Habeşlerle, batıda yine Hıris-tiyan Roma İmparatorluğu ile, kuzeyde Mecusi Perslerle komşu idiler. Bunların dışındaki komşuları, putperestlerin yaşadığı Hint ile Mısır idi. Ayrıca bölgelerinde Yahudi kabileleri yaşıyordu. Bununla birlikte Araplar putperest idiler ve çoğunluğu kabile hayatı yaşıyordu. Bütün bu faktörlerin etkisi ile bedevi bir toplum oluşturmuşlardı. Bu toplumda Yahudi, Hıristiyan ve Mecusi geleneklerinden bazı unsurlara rastlanıyordu. Onlar cahilliklerinin sarhoşu idiler. Yüce Allah şöyle buyuruyor:  “Eğer yeryüzündeki insanların çoğuna uyacak olursan, onlar seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanların peşinden giderler, sırf tahmin yürütürler.” (En’âm, 116) Bedevi olan aşiretler alçak ve seviyesiz hayat tarzlarının yanı sıra savaşlarla, saldırılarla, başkalarının malını ve ırzını çalmakla yaşıyorlardı. Bu yüzden aralarında güven ve barıştan eser yoktu. Emir galip gelene ve mülk de ona el koyana aitti. Erkeklerin arasında erdem kabul edilen davranışlar kan dökmek, cahiliye taassubu, büyüklenmek, gurur, zalimlerin yardakçılığını yapmak, mazlumların haklarını çiğnemek, saldırganlık, kırıcı rekabet, kumar, içki içmek, zina, ölü eti yemek, kan içmek ve çürümüş hurma yemekti. Kadınlar ise insan toplumunun bütün meziyetlerinden yoksun idiler. İradeleri ellerinde değildi. İstediklerini yapamazlardı. Miras hakları yoktu. Yahudilerde ve bazı putperestlerde olduğu gibi erkekler istedikleri sayıda kadınla evlenebilirlerdi, bunun hiçbir sınırı yoktu. Buna rağmen kadın süslü ve güzel görünmek için çırpınıyor, sevdikleri erkeklere davetkâr davranıyorlardı. Aralarında zina ve fuhuş yaygındı. Hatta evli kadınlar bile böyleydi. Acayip görüntülerinden biri de kimi zaman hacca çıplak olarak gelmeleriydi.Çocuklar ise, nesep açısından babalara nispet ediliyordu.

Yalnız küçük yaştaki oğullar mirasçı olamıyorlardı. Büyük oğullar mirasın hepsini alıyorlardı. Babanın dul eşi de bu mirasın bir parçası idi. Küçük yaştaki çocuklar, erkek olsunlar, kız olsunlar mirasçı olamıyorlardı. Kadınlar da miras hakkından mahrum idi. Eğer ölen kimse arkasında sadece küçük yaşta erkek çocuk bırakırsa, çocuk babasının mirasçısı olabiliyordu. Ama güçlü yakınlar yetimi elleri altına alarak malını yiyorlardı. Fakat yetim, kız çocuğu ise aile büyükleri onunla evlenerek malını yiyorlar, sonra onu boşayarak ortada bırakıyorlardı. O yetim kızcağızın ne geçineceği bir malı kalıyor ve ne kendisi ile evlenmek isteyecek ve bu sayede geçimini sağlayacak biri çıkıyordu. Yetim problemleri ile karşılaşmak onlarda çok yaygın bir sosyal yara idi. Çünkü aralarında sürekli savaşlar, saldırılar ve yağmalar görülürdü. Doğallıkla adam öldürmelere de toplumlarında çok sık rastlanırdı. Çocuklarının bir bahtsızlığı da şehirlerin bakımsız ve toprakların verimsiz olduğundan sık sık kuraklık ve kıtlıkla karşılaşılma olayı idi; bu yüzden açlık korkusu ile evlatlarını kendi elleri ile öldürürlerdi.[20] Kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi.[21] Bir erkek için en istenmez şey, kız çocuğu babası olduğu haberini alması idi.[22] Yönetim ve hükümetle ilgili durumlarına gelince, yarımadanın kenar kesimlerinde zaman zaman en güçlü ve en yakın komşularının himayesinde olan krallar hükümet ediyorlardı. Meselâ yarımadanın kuzeyinde İran’ın, batısında Roma’nın, güneyinde Habeşistan’ın böyle bağımlı kralları iktidar oluyordu. Fakat yarımadanın orta kısımlarını oluşturan Mekke, Medine, Taif gibi yöreler Cumhuriyete benzeyen, fakat aslında Cumhuriyet olmayan bir yönetim biçimine sahipti. Aşiretler kırsal kesimde, hatta yerleşim birimlerinde kabile reislerinin yönetimi altında yaşarlardı. Zaman zaman bu yönetim biçimi saltanata dönüşürdü. Bu acayip kargaşa Arapların her belirli grubuna şu ya da bu şekilde egemendi, yarımadanın her yöresinde çeşitli biçimlerde görülürdü. Üstelik aralarında acayip gelenekler ve hurafe nitelikli inançlar yaygındı. Bütün bunlara bir de okuma-yazma bilmeme, öğretim ve eğitimden yoksun olma belasını eklemek gerekir ki, bu bela aşiretler ve kabileler bir yana şehir ve kasaba yerlerinde de hüküm sürüyordu. Arapların durumları, davranışları, âdetleri ve gelenekleri hakkındaki bütün açıklamalarımız, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinden ve kendilerine yönelttiği hitaplardan açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Önce bu ayetlerin ve açıklamaların kendilerine Mekke’de sunduğu mesajların içerdiği maksatlar, sonra da İslâm ortaya çıktıktan ve güçlendikten sonra Medine’de yaptığı telkinleri iyi incele. Sonra da onlara yakıştırdığı sıfatlara bak. Kendilerine yönelttiği eleştirileri ve kınamaları değerlendir. Onlara getirilen yasakları şiddetlilikleri ve hafiflikleri açısından gözden geçir. Bütün bunları düşünce süzgecinden geçirdiğin zaman anlattıklarımızın doğru olduğunu görürsün. Üstelik tarih bunları anlatıyor ve bizim vermediğimiz ayrıntılara giriyor. Çünkü ayetler ele aldıkları hususları uzatmıyor, haklarında sadece özet bilgi veriyor. Bu konudaki en kısa ve yeterli söz Kur’an’ın bu döneme değinirken kullandığı “cahiliye dönemi” deyimidir. Bu deyimin anlamı bütün o ayrıntıları özetliyor. İşte Arap âleminin o günkü durumu böyle idi. O gün Arapları çevresindeki Romalılardan, Perslerden, Habeşlilerden, Hintlilerden ve başka kavimlerden oluşan âleme gelince, Kur’an bu âlemin durumunu da kısaca açıklıyor. Bu âlemden önce kitap ehlinin, yani Yahudilerin, Hıristiyanların ve onlarla aynı kategoride olanların durumuna bakalım. Bunların toplumları keyfî monarşilerle ve kişisel tahakkümü benimsemiş krallar, reisler, imparatorlar ve genel valiler tarafından yönetiliyordu. Böylece o toplumlar iki kesime bölünmüştü. Bir tarafta canının istediğini yapan, insanların kendileri ile, ırzları ile, malları ile oynayan egemen bir kesim vardı. Öbür tarafta ise köleleştirilen, horlanan bir yönetilen kesim vardı. Bu kesimin ne ırz, ne mal ve ne can güvenliği ve ne irade özgürlüğü vardı. Sadece efendilerinin onayladıkları şeyleri yapabilirlerdi. Egemen zümre, din adamlarını ve hukuk bilginlerini denetimi altına almış, onlarla iş birliği yapmıştı. Böylece halkın kalplerini ve düşüncelerini avucu içine almıştı. Aslında halkın dininde ve dünyasında egemen olan bu kesimdi. İnsanların dininde alimlerin dilleri ve kalemleri aracılığı ile, dünyalarında kamçı ve kılıç aracılığı ile istedikleri gibi hükmediyorlardı. Yönetilen kesim de tıpkı yönetenler ve yönetilenlerde olduğu gibi iki kesime ayrılıyordu. Bu ayırımın kriteri, yönetilenlerin kendi aralarındaki güç ve zayıflık derecesi idi. İşte bu kesim bu bakımdan, “İnsanlar efendilerinin dinindendir.” vecizesi uyarınca azgın zenginler ile zayıflar, güçsüzler ve köleler diye ikiye ayrılıyordu. Ev reisi ile onun eli altındaki kadınlarda ve çocuklarda da aynı durum geçerli idi. Hayatın bütün alanlarında irade ve davranış özgürlüğüne sahip erkekler ile bütün bunlardan yoksun kadınlar arasındaki durum da aynı idi. Kadınlar kesinlikle erkeklere bağımlı idiler; erkekler kendilerinden ne isterlerse, onları yerine getirmeye mecburdular. En ufak bir bağımsızlıkları yoktu. Bütün bu gerçekleri şu ayet açıkça ortaya koyuyor: “De ki: ‘Ey kitap ehli, bizimle sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da bazılarımız bazılarını Rabler edinmesin.’ Eğer yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahit olun, biz gerçekten Müslümanlarız.” (Âl-i İmrân, 64) Resulullah (s.a.a) Roma kralı Herakliyus’a yazdığı mektupta şu ayete yer verdi. Denildiğine göre, Peygamberimizin Mısır, Habeşistan, Pers ve Necran krallarına yazdığı mektup da şu ayeti içeriyordu. Yüce Allah’ın şu sözü de aynı niteliktedir: “Ey insanlar, biz sizi bir erkek ile bir kadından yarattık ve birbirinizi tanıyasınız diye sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstününüz O’ndan en çok korkanınızdır.” (Hucurât, 13) Yüce Allah, köleler ile ve hür kadınlarla evlenmeyi tavsiye ederken de aynı gerçeği vurguluyor: “Bazınız bazınızdandır. O hâlde onlarla… sahiplerinin izniyle evlenin.” (Nisâ, 25) Yine yüce Allah, kadınlardan söz ederken aynı gerçeğe parmak basıyor: “Ben, erkek olsun, kadın olsun, içinizden çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmam. Bazınız bazınızdan meydana gelmedir.” (Âl-i İmrân, 195) Bu anlamda daha birçok ayet vardır. Arapların çevresinde yaşayan ve kitap ehli olmayan toplumlara gelince, o gün onlar putperestler ile bu kategoride olanlardan oluşuyordu. Bunlar kitap ehlinden daha kötü, daha beter bir durumda idiler. Onların davranış ve tutumlarını kınayan ayetler, onların hayatın bütün alanlarında ve mutluluğun bütün dallarında nasıl akıntıya kürek çektiklerini, nasıl işlerinin sonunun hüsran olduğunu açıklıyor: “Andolsun biz zikirden (Tevrat’tan) sonra Zebur’da da ‘yeryüzüne mutlaka salih kullarım vâris olacaktır’ diye yazdık. Şüphesiz bunda kulluk eden kimseler için yeterli bir öğüt vardır. Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. De ki: ‘Bana ilâhınız ancak bir tek ilâhtır, diye vahy olunuyor. O’na teslim olacak mısınız?’ Eğer yüz çevirirlerse, de ki: Ben sizin hepinize eşit biçimde açıkladım.” (Enbiyâ, 105-109) “Bu Kur’an, gerek sizi gerekse ulaştığı herkesi uyarayım diye bana vahy edildi.” (En’âm, 19)İslâm’a çağrının ortaya çıkışı İnsan toplumunun o günkü (cahiliye dönemindeki) durumu işittiğin gibi idi. Yani insanlık, hayatın bütün alanlarında batılın, fesat ve zulmün pençesine düşmüştü. İslâm ise tevhit dini ve hak din olarak hakkı hâkim kılmak, onu mutlak anlamda insanlar üzerinde iktidar yapmak, onların kalplerini şirkin pisliklerinden temizlemek, davranışlarını arındırmak, fesadın köklerine, dallarına, içine ve dışına işlediği toplumlarını ıslah etmek istiyordu. Sözün kısası yüce Allah insanları açık gerçeğe iletmek istiyordu. O onlara zorluk çıkarmak değil, onları arındırmak ve kendilerine yönelik nimetini tamama erdirmek istiyordu. O günkü insanların içinde debelendikleri batıl ile hak kelimesinin onlar hakkında istediği düzen iki karşıt nokta, iki zıt kutup oluşturuyordu. Acaba ‘Gayenin önemi, sakıncalı da olsa vasıtayı mubah kılar’ sözü uyarınca İslâm, ne pahasına olursa olsun ve hangi vesile ile mümkün olursa olsun hakkı üstün kılmak arzusu ile batıl yanlılarının bazısını kullanarak diğerlerini ıslah mı etmeli, arkasından da başka bir bölümün aracılığı ile başka bir bölümü yola mı getirmeli idi? Bu, siyasetçilerin kullandığı bir siyasî yöntemdir. Hedefe yönelik bu tutum, hangi alanda kullanılırsa genellikle maksada ulaştırır. Maksada vardırmadığı durumlar çok azdır. Fakat İslâm çağrısının bayrak edindiği açık gerçek hakkında geçerli değildi. Çünkü gaye, onun araçlarının ve ön adımlarının ürünü idi. Nasıl olur da batıl öncüller hakkı doğurabilir. Nasıl olur da hasta ve bozuk bir insan, sağlıklı bir insan üretebilir. Oysa yavru, onu doğuran ana-babadan alınmış bir sentezdir. Siyasetin özlemi ve arzusu iktidara gelmek, egemen olmaktı. Nasıl olursa olsun öne geçmek, başa konmak, mevki ve menfaat elde etmekti. İyi-kötü, hak-batıl hangi nitelikle bu hedeflere varılsın, önemli değildi. Fakat hakka yönelik çağrı sadece hak amacı istiyordu. Eğer o hakka batıl aracılığı ile ulaşsa bu tutumu ile batılı onaylamış, desteklemiş olurdu. O zaman hakka çağrı olmaz, batıla çağrı olurdu. Bu gerçeğin Peygamberimizin (s.a.a) ve soyundan gelen pâk önderlerin hayatlarında bariz tezahürleri vardır. Peygamberimiz uzlaşmaya ve (az da olsa) taviz vermeye çağrıldığı sıralarda Rabbi ona bunu (yukarıda anlatılan gerçeği) emretti ve Kur’an da bu talimatla indi. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “De ki, ey kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim kulluk ettiğim Allah’a kulluk etmezsiniz. Ben sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim kulluk ettiğim Allah’a kulluk edecek değilsiniz. Benimdinim bana, sizin dininiz de sizedir.” (Kâfirûn suresi) Yüce Allah tehdit izlenimi veren bir üslûp ile şöyle buyuruyor: “Eğer biz sana direnme gücü vermeseydik, azıcık onlara yanaşmak üzereydin. Eğer onlara yanaşsaydın, sana dünya hayatının ve ölüm ötesinin azabını katlayarak tattırırdık.” (İsrâ, 75) “Yoldan çıkarıcıları kendime destek edinmedim.” (Kehf, 51) Yüce Allah geniş anlamlı bir örnekte şöyle buyuruyor: “Güzel olan ülkenin bitkisi, Rabbinin izni ile çıkar; kötü olandan ise, yararsız bitkiden başka bir şey çıkmaz.” (A’râf, 58) Hak batıla karışmadığı ve onunla bağdaşmadığı içindir ki, İslâm çağrısının yükü Peygamberimizi yorgun düşürünce yüce Allah, çağrının kendisini, çağrılanları ve benimsenmesine çağrılan mesajı göz önüne alarak üç sebepten dolayı ona yumuşak bir tutum benimsemesini ve tedricîlik ilkesini gözetmesini emretmiştir. Birinci sebep, dinin toplumun bütün alanlarını ıslah edebilecek ve fesadın kökünü kurutacak hak bilgileri ile yasalaştırılmış kanunlarıdır. Çünkü insanların inançlarını değiştirmek çok zordur. Özellikle bu inançlar ahlâka ve davranışlara yansımış ise ve âdetlere dayanak oluşturmuş ise, bu âdetler üzerinde yüzyıllar geçmiş, eski kuşaklar bunlarla gelip geçmiş ve yine bunlar ile yeni nesiller yetişmiş ise böyle inançları değiştirmek son derece zordur. Bir de eğer önerilen din ve onun çağrısı hayatın bütün alanlarını kaplıyorsa, açığı ile gizlisi ile, insanın günün yirmi dört saatindeki bütün davranışlarını ve tutumlarını, bütün fertleri ve toplulukları istisnasız olarak bağlayacak biçimde (İslâm’da olduğu gibi) kapsıyorsa, böyle durumlarda yerleşik inancı değiştirmek, düşünülmesi bile dehşet veren veya normal olarak imkânsız olan bir olaydır. Bu iş davranışlarda, inançlarda olduğundan daha zordur. Çünkü insanın davranışlarla arasındaki yakınlık ve alışkanlık, inançlar ile arasındaki yakınlıktan ve içiçelikten daha öndedir. Davranış, duyuları için daha bariz, arzu ve istekleri için daha tercihlidir. Bundan dolayı İslâm çağrısı, işinin başında hak inançlarını bir bütün hâlinde açıkladı. Fakat ilâhî kanunlar ve şeriatlar tedricî olarak hüküm hüküm ortaya çıktı. Kısacası, İslâm çağrısı mesajını insanlara sunarken tedricîlik ilkesini gözetmiştir. Bunu insan tabiatı onu algılamaktan kaçınmasın ve mesajın unsurlarını birbirlerine ekleme konusunda sıkıntıya düşmesin diye böyle yaptı. Bu söylediklerimiz, bu gerçekleri dikkatle irdeleyen araştırıcılar için açıktır. Çünkü böyle bir araştırıcı, Kur’an ayetlerinin ilâhî bilgileri ve şeriat yasalarını sunma konusunda Mekke’de ve Medine’de inen ayetlerin farklı olduğunu görür. Mekke’de inen ayetlerde genel ilkeler ayrıntıya girilmeden sunuluyor. Medine döneminde inen ayetlerde -biz bununla nerede inmiş olursa olsun hicretten sonra inen ayetleri kastediyoruz- ise, ayrıntı vardır. Mekke döneminde genel ve ayrıntısız bir dille sunulan hükümlerin bu dönemde ayrıntıları verilmiştir. Yüce Allah şöyle buyuruyor. “Hayır, insan kendini ihtiyaçsız gördüğü için azar. Oysa dönüş Rabbinedir. Gördün mü şu engel olan adamı, namaz kılan kula? Gördüm mü? Ya o kul doğru yolda ise veya başkalarını kötülüklerden sakınmaya çağırıyorsa? Gördün mü? Ya o adam gerçeği inkâr etmiş, ayetlerimize sırt dönmüş ise? Allah’ın her şeyi gördüğünü bilmiyor mu?” (Alâk, 9-14) Oruç hakkındaki ayetleri incelerken işaret ettiğimiz gibi nübüvvetten sonra ilk aşamada inen ayetlerde tevhit, ahiret, takva ve ibadet konularına ayrıntılara girilmeden değiniliyor. Yüce Allah buyuruyor ki: “Ey örtüye bürünerek saklanan (Peygamber), kalk da uyar. Rabbinin büyüklüğünü dile getir.” (Müddessir, 1-3) Bu da peygamberliğin ilk aşamasında inen ayetlerdendir. Yüce Allah buyuruyor ki: “Nefse ve onu biçimlendirene, ona bozukluğunu ve korunmasını ilhâm edene andolsun ki: Kim nefsini kötülüklerden arındırırsa kurtuluşa ermiştir. Kim nefsinin alçaltırsa hüsrana uğramıştır.” (Şems, 7-10) Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Kötülüklerden arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse başarıya ermiş, kurtulmuştur.” (A’lâ, 15) “De ki: Ben sadece sizin gibi bir insanım. İlâhınızın bir tek ilâh olduğu bana vahy ediliyor.Artık ona yönelin. Ondan af dileyin. Ona ortak koşanların vay hâline? O müşrikler ki, zekât vermezler ve ahireti inkâr ederler. İman edip iyi ameller işleyenler için kesintisiz bir ödül vardır.” (Fussilet, 8) Bu ayetler peygamberliğin ilk döneminde inen ayetlerdendir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “De ki: Gelin, Rabbinizin neleri yasakladığını size söyleyeyim: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya iyilik edin. Yoksulluk kaygısı ile çocuklarınızı öldürmeyin. Sizin de onların da rızkını biz veririz. Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Haksız yere Allah’ın (öldürülmesinin) haram kıldığı cana kıymayın. İşte Allah, düşünesiniz diye size bunları tavsiye etti. Bulûğ çağına girinceye kadar yetimin malına en güzel biçimde yaklaşın. Ölçüde ve tartıda dürüst olun. Biz hiç kimseye gücünün üzerinde bir sorumluluk yüklemeyiz. Bir söz söylerken, akrabanız bile olsa doğru konuşun. Allah’a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah, hatırlayıp öğüt alasınız diye size bunları tavsiye etti. İşte benim dosdoğru yolum budur. Bu yola girin. Sakın sizi Allah’ın yolundan ayrı düşürecek yollara girmeyin. İşte Allah, kötülüklerden sakınasınız diye size bunları tavsiye etti.” (En’âm, 151-153) Okuduğumuz ayetlerde ilk önce şer’î yasakların ve ikinci olarak şer’î emirlerin nasıl özetlendiğine bir bakalım. Şer’î yasakların hepsi öyle bir vasıf altında bir araya getirildi ki, sıradan insan aklı bile onu kabul etmekten kaçınmaz. Bu ortak vasıf çirkin davranış vasfıdır. Çirkin davranışların kötü olduğu, bundan kaçınmak ve uzak durmak gerektiği hususunda hiçbir aklı başında kimse tereddüt etmez. Doğru yolda birleşerek bölünmekten, zayıf düşmekten ve helâke yuvarlanmaktan emin olmak da öyledir. Hiç kimse bunun iyi olduğu hususunda sırf içgüdüsünün yönlendirmesi ile şüphe etmez. İslâm bu çağrısında seslendiği kimselerin içgüdülerinin desteğinden yararlanmak istemiştir. Bundan dolayı aynı şekilde ana babaya asi olmak, onlara kötü davranmak, aç kalır korkusu ile çocukları öldürmek, haksız yere kanının dökülmesi haram olan bir insanı öldürmek, yetim malı yemek gibi yasakları ayrıntılı olarak saymıştır. Çünkü insanın saf duyguları bu çağrının mesajını destekliyor. Çünkü saf insanî duygular normal hâlleri ile bu cürümleri, bu kötülükleri işlemekten tiksinti duyar. Bizim naklettiğimiz bu ayetlerin benzeri olan başka ayetlere rastlamak mümkündür. Her neyse, Mekke dönemi ayetleri, daha sonra inen Medine dönemi ayetleri tarafından ayrıntılı olarak açıklanan genel hükümlere çağırırlar. Bunun yanı sıra Medine dönemi ayetlerinin kendileri de bu tedricîlik prensibini gözetir. Bu dinin bütün kanunları ve hükümleri Medine’de bir defasında değil, tedricî olarak ve peyderpey inmiştir. Bu konuda sadece bir örnek üzerinde düşünmek yeterlidir. Bu, daha önce işaret edilen içki yasağına ilişkin ayetlerdir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Hurmalıkların ve üzüm bağlarının meyvelerinin suyundan sarhoşluk ve güzel rızık elde edersiniz.” (Nahl, 67) Mekke döneminde inen bu ayette içkiye değiniliyor, fakat hakkında bir şey söylenmiyor. Sadece “güzel rızık” demek suretiyle içkinin güzel bir yiyecek veya içecek olmadığı ima ediliyor. Sonra yüce Allah şöyle buyuruyor: “De ki, Allah sadece gizli-açık kötülükleri, günahı… haram kıldı.” (A’râf, 33) Yine Mekke döneminde inen bu ayet, günahları açıkça haram kılıyor, fakat içki içmenin haram olduğunu belirtmiyor. Böylece kötü bir alışkanlığı terk etmeye çağırırken yumuşak bir biçimde alıştırma yöntemi benimseniyor. Öyle bir kötü alışkanlık ki, insanlar arzuları tarafından ona sürüklenmiş,  etleri bu alışkanlıkla beslenerek semirmiş ve kemikleri bu alışkanlıkla sertleşmiştir. Yüce Allah daha sonra şöyle buyuruyor: “Sana içki ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: Bunların ikisinde de büyük günah vardır. İnsanlara bazı yararları varsa da günahları yararlarından büyüktür.” (Bakara, 219) Medine döneminde inen bu ayet, içkinin yukarda naklettiğimiz A’râf suresinde haram olduğu açıklanan günahlardan olduğunu bildiriyor. Fakat görüldüğü gibi ayette alıştırma ve nasihat dili kullanılmıştır. Yüce Allah daha sonra şöyle buyuruyor: “Ey müminler içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytan işi iğrençliklerdir. Onlardan uzak durun ki, kurtuluşa eresiniz. Şeytan içki ve kumar yolu ile aranıza kin ve düşmanlık tohumları ekmek, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçecek misiniz?” (Mâide, 90-91) Medine döneminde inen bu ayetler içki konusunda son sözü söyleyerek onu yasaklıyor. İçki konusunun bir benzeri de miras meselesidir. Peygamberimiz ilk başta sahabeleri birbirine kardeş yaptı ve birbirlerinin mirasçıları olmalarını kararlaştırdı. Bunu, yüce Allah’ın daha sonra yasallaştıracağı miras düzenlemesine Müslümanları hazırlamak için yaptı. Daha sonra şu ayet indi: “Fakat Allah’ın kitabında akrabalar birbirlerine, diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar.” (Ahzâb, 6) İşte mensuh ve nasih hükümlerin çoğunluğunun durumu bu şekildedir. Bu ve benzeri bütün durumlarda İslâm çağrısı, hüküm koymada ve bu hükümleri uygulamada yumuşak bir alıştırma yöntemi benimsedi. Bu tutumu, hüküm yüklemeyi kolaylaştırmak ve güzelce kabul edilmesini sağlamak için benimsedi. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Biz Kur’an’ı insanlara ağır ağır okuyasın diye bölümlere ayırdık ve onu bölüm bölüm indirdik.” (İsrâ, 106) Bir de bunun tersini düşünelim. Eğer Kur’an, Peygamberimize bir defada inmiş olsa ve Peygamberimiz de “Sana da insanlara indirilen ilâhî mesajı açıklayasın da ola ki düşünürler diye Kur’an’ı indirdik.” (Nahl, 44) ayetinin yüklediği görev gereğince, Kur’an’daki ilâhî yasaları açıklamış ve Kur’an’daki bütün inanca ve ahlâka ilişkin direktifleri, ibadete ilişkin hükümlerin bütününü, muamelata, siyasete ve ticarete ilişkin bütün kanunları ortaya koymuş olsa, böyle bir durumda insanların onları kabul etmesini, onları uygulamasını, onların kalplerine egemen olup isteğe dönüşmesini, organlarına ve organizmalarına egemen olup davranışlara yansımasını bir yana bırakalım, zihinler bunları kavrayıp benimseyemezdi bile. Kur’an’ın ağır ağır inmesi, bu dine, kabul edilip kalpleri etkileme imkânını vermiştir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Kâfirler, Kur’an Muhammed’e bir defada topluca indirilseydi ya dediler. Oysa biz onunla kalbini güçlendirip pekiştirmek için onu böylece (bölüm bölüm) indirdik ve onu ağır ağır okuduk.” (Furkan, 32) Bu ayet gösteriyor ki, yüce Allah Kur’an’ı bölüm bölüm indirmekle hem peygamberimize, hem onun ümmetine kolaylık sağlamıştır. Bu noktayı ayetin sonunda yer alan “ve onu ağır ağır okuduk.” cümlesini de dikkate alarak iyi irdeleyip üzerinde düşünmek gerekir. Yalnız şunu hatırdan çıkarmamak gerekir: Kolaylık sağlamak, iyi eğitmek ve faydayı gözetmek maksadı ile genel hükümlerden ayrıntılı açıklamaya geçmek ve hükümleri tedricî biçimde insanlara sunmak, tavizcilikten ve nabza göre şerbet vermekten ayrı bir şeydir. Bu apaçık bir husustur. Bu tedricîliğin ikinci yönü; çağrılanların seçimi ve onlar arasında gözetilen sıra bakımındandır. Bilindiği gibi Peygamberimiz bütün insanlığa gönderildi. Onun çağrısı kesinlikle herhangi bir kavme, yere ve zamana mahsus değildir. Aslında son ikisi (yer ve zamanla sınırlı olmamak) ilkine yani herhangi bir kavime sınırlı olmamaya dayanır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “De ki: Ey insanlar, ben Allah’ın hepinize gönderilmiş bir elçisiyim. O ki, göklerin ve yeryüzünün egemenliği kendisine mahsustur.” (A’râf, 158) “Bu Kur’an gerek sizi, gerekse ulaştığı herkesi uyarayım diye bana vahyedildi.” (En’âm, 19) “Biz seni bütün âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ, 107) Nitekim tarihin anlattığına göre Peygamberimiz İsrail oğullarından olan Yahudiler ile Arap olmayan Habeşleri ve Mısırlıları İslâm’a çağırdı. Ona inanan ünlüler arasında Acem asıllı Selman, Habeş asıllı müezzini Bilal ve Roma asıllı Suheyb vardı. Onun peygamberliğinin, zamanındaki bütün insanlığa şamil olduğu şüphesizdir. Az önce okuduğumuz ayetler de genellikleri ile bütün zamanlara ve yerlere şamildirler. Nitekim şu ayetler de peygamberliğin genel olduğuna, bütün ülkeleri ve zamanları kapsadığına delâlet eder: “Bu Kur’an aziz bir kitaptır. Ne geçmişte, ne gelecekte ona batıl karışmaz. O her işi yerinde yapan, övgüye layık Allah tarafından indirildi.” (Fussilet, 42) “Fakat O Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur.” (Ahzâb, 40) Bu ayetlere ilişkin ayrıntılı incelemeleri bilmek isteyen kimse, yerlerinde yapılacak olan tefsirine bakmalıdır. Her hâlükârda, peygamberlik bütün insanlığa şamildir. Eğer insan İslâmî bilgilerin ve kanunların geniş çaplılığını ve İslâm’ın ortaya çıktığı günlerdeki dünyanın cehalet karanlığını, fesat pisliğini ve sapıklığını iyi düşünürse bütün dünyayla yüz yüze gelmenin, şirk ve fesadı birden bire top yekün karşıya almanın mümkün olmayacağından şüphe etmez. Bunun yerine hikmet açısından gerekli olan şuydu: İslâm çağrısı işe bazı insanlarla başlamalı ve bu bazı insanlar Peygamberimizin kendi kavmi olmalı, sonra İslâm’ın bu kimseler arasına yerleşmesi ile başkalarına açılmalıydı. Nitekim böyle oldu. Yüce Allah buyuruyor ki: “Biz her peygamberi mesajımızı açıklayabilsin diye mutlaka kavminin dili ile gönderdik.” (İbrâhim, 4) “Eğer biz Kur’an’ı ana dili Arapça olmayan birine indirseydik de onu onlara okusaydı, ona inanmazlardı.” (Şuarâ, 198-199) Çağrının ve uyarının Araplarla olan ilişkisini vurgulayan ayetler, onların çağrının ve uyarının ilişkili olduğu kimselerin bir parçası olduklarından öte bir mesaj vermiyorlar. Kur’an’ın meydan okuması hakkında inen ayetlere gelince, bazı ayetlerde bu meydan okuma sırf belağat bakımından ise bu, Kur’an’ın mucizevi niteliğine dayalı meydan okuyuşunun bir yönünü belağatının teşkil etmesindendir. Yoksa bu meydan okuma İslâm çağrısının sadece Arap milletini hedef aldığını ispat etmez. Evet, açıklamanın gerçekleşmesi için bizzat Arap dili bilerek seçildi. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Biz her peygamberi mesajımızı açıklayabilsin diye mutlaka kavminin dili ile gönderdik.” (İbrâhim, 4) “Biz bu Kur’an’ı vahyetmekle sana eski milletlerle ilgili hikâyelerin en güzelini anlatıyoruz.” (Yûsuf, 3) “Hiç şüphesiz Kur’an Rabbin tarafından indirildi. Onu, ‘güvenilir ruh (Cebrail)’ indirdi, senin kalbine. Uyaranlardan biri olasın diye. Açık, yalın bir Arapça ile.” (Şuarâ, 192-195) Arap dili anlamları, ihni maksatları en eksiksiz biçimde açıklayan bir dil olduğu için Allah bu dili diğer diller arasından aziz kitabı için seçti ve “Biz düşünüp idrak edesiniz diye bu kitabı Arapça bir Kur’an yaptık.” (Zuhruf, 3) buyurdu. Kısacası, Peygamberimiz çağrı görevini üstlenince yüce Allah kendisine kendi aşireti ile işe başlamasını emrederek “En yakın aşiretini uyar” buyurdu. Peygamberimiz bu ilâhî emir uyarınca aşiretini toplayarak onları kendisine gelen mesajı kabul etmeye çağırdı ve çağrısına ilk olumlu karşılığı verenin kendisinden sonra halifesi olacağını vaat etti. Hz. Ali onun bu çağrısına olumlu cevap verdi. Peygamber bunu ona tebrik etti. Aşiretinin diğer mensupları Hz. Ali’yi alaya aldılar. Bu bilgiler sahih rivayetlerde, tarih ve siyer kitaplarında vardır.[23] Arkasından Peygamberimizin ailesinden bir kaç kişi de örneğin eşi Hatice, amcası Hamza ve Şia’nın rivayet ettiğine göre amcası Ebu Talib, Hz. Ali’ye katıldılar. Ebu Talib’in iman ettiğine ilişkin onun şiirlerinde açık ve imalı deliller vardır.[24] (İman ettiğini ilan etmemiş olması Peygamberimizi himaye edebilmek içindi.) Arkasından yüce Allah, Peygamberimize bütün kavmini çağrısının kapsamına almasını emretti. Bunu aşağıdaki ayetlerden açıkça anlıyoruz: “İşte böylece sana Arapça bir Kur’an vahyettik ki, ana şehri (Mekke’yi) ve çevresindekileri uyarasın.” (Şûrâ, 7) “Senden önce kendilerine uyarıcı gelmeyen bir toplumu, doğru yola gelsinler diye, uyarman için inmiştir.” (Secde, 3) “Bu Kur’an, gerek sizi gerekse ulaştığı herkesi uyarayım diye bana vahyedildi.” (En’âm, 19) Bu son ayet belirgin bir şekilde gösteriyor ki, İslâm çağrısı sadece Araplarla sınırlı değildir. Belirli bir hikmete ve faydaya dayalı olarak onlardan işe başlamıştır. Yüce Allah daha sonra İslâm çağrısının dünyadaki kitap ehli olan ve olmayan bütün milletlere yaygınlaştırmasını emretti. Yukarıda okuduğumuz ayetler buna delildir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey insanlar, ben sizin hepinize gönderilmiş bir Allah elçisiyim.” (A’râf, 158) “Fakat o Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur.” (Ahzâb, 4) Yukarıdaki diğer ayetler de bu gerçeği gösteriyor. İslâm çağrısındaki tedricîliğin üçüncü yönü; çağrı, irşat ve icra bakımından sırayı gözetmektir. Bu sıralama sözlü çağrı, pasif çağrı ve cihat şeklindedir. Sözlü çağrı, bütün Kur’an’ın açık bir şekilde ifade ettiği bir yöntemdir. Yüce Allah, Peygamberimize bu konuda insan onurunu ve güzel ahlâk ilkelerini gözetmeyi emrediyor. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “De ki, ben de tıpkı sizin gibi bir insanım. Yalnız bana vahiy geliyor.” (Kehf, 110) “Müminlere karşı alçak gönüllülük kanatlarını indir.” (Hicr, 88) “İyilik ile kötülük bir değildir. Kötülüğe en güzel karşılığı ver. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kimsenin cana yakın bir dost gibi olduğunu görürsün.” (Fussilet, 34) “Yaptığın iyiliği çok görüp başa kakma.” (Müddessir, 6) Bu anlamda daha birçok ayet örnek gösterilebilir. Ayrıca yüce Allah, Peygamberimize farklı anlayışlara ve şahsi yeteneklere uygun bütün ifade sanatlarını kullanmayı emrediyor. Yüce Allah buyuruyor ki: “İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır. Onlarla en güzel biçimde tartış.” (Nahl, 1252) Pasif çağrıya gelince; müminlerin, kâfirleri sapık dinleri ve davranışları ile baş başa bırakarak onlardan ayrı bir İslâm toplumu oluşturmalarıdır. Bu topluma Müslümanların dışındaki Allah’ın birliğine inanmayanların dinleri, gayrimüslimlerin günahları ile ahlâkî rezillikleri sızmayacaktır. Yalnız hayatın zorunlu kıldığı ilişkilerle yetinilecek-tir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Sizin dininiz size, benim dinim ise banadır.” (Kâfirûn, 6) “Ey Muhammed, sana emredildiği gibi dosdoğru ol. Yanındaki eski sapıklıklarından tövbe edenler de öyle olsunlar. Sakın ölçüleri aşmayın. Hiç şüphesiz Allah yaptıklarınızı görür. Sakın zalimlere eğilim göstermeyin. Yoksa cehennem ateşi yakalar sizi. Allah’tan başka bir dostunuz, bir sığınağınız yoktur. o zaman onun yardımını göremezsiniz.” (Hûd, 112-113) “Bu yüzden sen hakka çağır. Sana emredildiği gibi dosdoğru ol. Onların keyfî arzularına uyma ve de ki: Allah’ın indirdiği bütün kitaplara inandım. Aranızda adaletle hükmetmem emredildi. Allah bizim de sizin de Rabbimizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız sizedir. Aramızda bir düşmanlık yoktur. Allah hepimizi bir araya getirecektir. Dönüş O’nadır.” (Şûrâ, 15) “Ey müminler, benim de sizin de düşmanlarımızı dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr ettikleri hâlde siz onlara sevgi gösteriyorsunuz… Allah dininiz yüzünden sizinle savaşmayan, sizi yurtlarınızdan çıkarmayan hemşehrilerinize iyilik etmenizi, onlara adil davranmanızı yasaklamıyor. Çünkü Allah adil davrananları sever. Allah sadece dininiz yüzünden sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran veya çıkarılmanıza destek veren hemşehrilerinizi dost edinmenizi yasaklıyor. Onları dost edinenler zalimlerin ta kendileridir.” (Mümtehine, 9) Din düşmanları ile ilgiyi kesmeyi, onlardan ayrı olmayı ifade eden ayetler çoktur. Gördüğünüz gibi bu ayetler bu ilgi kesmenin anlamını, şeklini ve özelliklerini açıklıyor. Cihada gelince, bu konuda Bakara Suresinin cihat ayetlerinin arkasından bir inceleme yaptık. Bu üç basamak İslâm dininin ayrıcalıklarından ve iftihar sebeplerindendir. İlk basamak, son iki basamak için gerekli olduğu gibi, ikinci basamak da üçüncü basamakta gereklidir. Peygamberimiz savaşa girişmeden önce düşmanlarına çağrıda bulunuyor, öğüt veriyordu. Böyle yapmayı ona yüce Allah emretmişti. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Eğer bu çağrına sırt dönerlerse onlara de ki: Ben hepinize eşit biçimde açıkladım.” (Enbiyâ, 109) En asılsız iddialardan biri, İslâm’ın çağrı dini değil, kılıç dini olduğu yolundaki sataşmadır. Oysa Kur’an, Peygamberimizin uygulamaları ve tarih bu konuda şahitlik ediyor ve meseleyi aydınlatıyor. Fakat yüce Allah’ın nur bağışlamadığı kimselerin nuru olmuyor. Bu eleştiriyi yapanların bir bölümü Hıristiyan kilisesi mensubudur. O Hıristiyan kilisesi ki, yüzyıllarca önce bünyesinde dinî mahkeme kurdu. Bu mahkemede kıyamet günü yüce Allah’ın kuracağı mahkemeye özenilerek Hıristiyanlıktan dönenler ateşte yakılma cezasına çarptırıldı. Bu mahkemenin görevlileri Hıristiyan ülkelerde dolaşıyor ve Hıristiyanlıktan çıkmakla itham ettikleri kimseleri toplayıp bu mahkemeye sevk ediyordu. Bu dinden dönme suçlaması, kimi zaman kilise tarafından desteklenen skolastik felsefeye aykırı düşen tabiat bilgisi ve matematik ile ilgili yeni görüşlere yöneltiliyordu. Keşke şunu birileri açıklasa. Acaba aklı selim açısından tevhit inancını yaygınlaştırmak, putperestliğin köklerini kurutmak, dünyayı fesat pisliklerinden arındırmak mı önemlidir, yoksa dünyanın döndüğünü, Batlamyus kozmolojisinin aslı olmadığını söyleyenleri susturmak ve boğmak mı? Hıristiyan kilisesi putperestlikle savaşmak adına Hıristiyanları Müslümanlara karşı kışkırtarak yaklaşık iki yüzyıl boyunca haçlı savaşları yürüttü, bu savaşlar sırasında nice ülkeleri yıktı, milyonlarca insanı yok etti ve nice ırzları çiğnedi. Bu iddiayı ileri sürenlerin bir bölümü de, uygarlık ve özgürlük taraftarı olduğunu iddia eden bazı kilise dışı çevrelerdir. Bunlar maddî çıkarlarına yönelik en ufak bir tehlike sezdiklerinde bütün dünyada savaş ateşi tutuşturarak dünyayı alt üst eden çevrelerdir. Acaba dünyada şirkin yerleşmesi, ahlâkın bozulması, erdemlerin ölmesi, uğursuzluğun ve kargaşanın yeryüzünü ve bütün insanları sarması mı daha zararlıdır, yoksa bir kaç karış toprağı kaybetmek veya bir kaç kuruşluk zarara uğramak mı? Evet, hiç şüphesiz insan Rabbine karşı nankördür. Büyük bir düşünce adamının bir küçük kitabında yer verdiği bu konu hakkındaki sözlerini sevinerek nakletmek istiyorum.[25] Merhum şöyle diyor: “Toplumsal düzenlemeyi ve ıslahı sağlamak, adaleti gerçekleştirmek, zulmü ortadan kaldırmak, kötülüğe ve fesada karşı koymak için izlenilen sadece üç türlü yol ve araç söz konusudur:

1- Konuşmalarla, makalelerle, kitaplarla, yayınlarla gerçekleştirilecek olan çağrı ve irşat yolu. Bu yol, yüce Allah’ın şu ayetlerde işaret ettiği şerefli yöntemdir: “İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır. Onlarla en güzel biçimde tartış.” (Nahl, 125) “Kötülüğe en güzel karşılığı ver. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kimsenin cana yakın bir dost gibi olduğunu görürsün.” (Fussilet, 34) İşte İslâm’ın bisetin ilk yıllarında kullandığı yöntem budur…

2- Gösteriler, grevler, ekonomik boykot, zalimlerle işbirliği yapmama, onların işlerine ve hükümetlerine katılmama gibi barışçı ve pasif direnme yolları. Bu yöntemi benimseyenler savaş, adam öldürme ve şiddet yöntemlerini reddederler. Bu yönteme yüce Allah şöyle işaret ediyor: “Sakın zalimlere eğilim göstermeyin. Yoksa cehennem ateşi yakalar sizi.” (Hûd, 113) “Yahudileri ve Hıristiyanları dost, müttefik edinmeyin.” (Mâide, 51) Kur’an’da bu yönteme işaret eden çok sayıda ayet vardır. Bu yöntemi benimseyip onu vurgulayan en ünlü şahsiyetler Hindu dininin önderi Buda, Hz. İsa (a.s), edebiyatçı Rus yazar Tolstoy, Hintli manevî önder M. Gandi’dir.

3- Savaş, baş kaldırma ve vuruşma. İslâm bu üç yöntemi tedricî olarak sıralar. İlk yöntem güzel sözlü öğüt ve barışçı çağrıdır. Eğer bu yöntem zalimlerin şerrini gidermede, fesatlarını ve baskılarını ortadan kaldırmada başarılı olamazsa, sıra ikinci yönteme gelir. Bu yöntem barışçı ya da pasif boykot, zalimlerle işbirliği ve ortaklık yapmama yöntemidir. Eğer bu yöntem işe yaramaz, fayda sağlamaz ise, sıra üçüncü yönteme gelir ki silahlı karşı koyma yöntemidir. Çünkü yüce Allah asla zulme razı olmaz.

Hatta zulme karşı susan, ona rıza gösteren kimse, zalimin suç ortağıdır. İslâm, inanç sistemidir. İslâm’ın çağrısını kılıçla, savaşla yaydığını söyleyenler yanılgıya düşmüşlerdir. Çünkü İslâm inanç ve akidedir. İnanç ise cebirle, zorlama ile meydana gelmez. Ancak delile ve burhana boyun eğer. Kur’an çok ayetlerde bunu açıkça dile getirir. Bunlardan biri “Dinde zorlama yoktur; doğru ile sapıklık birbirinden kesinlikle ayrılmıştır.” (Bakara, 256) ayetidir. İslâm, kılıcı ve silahı sadece ayetlerle ve delillerle ikna olmayan zalimlere karşı kullandı. Hakka yönelik çağrının yoluna taş koyanlara karşı güç kullandı. İnatçıları İslâm’a girmeye zorlamak için değil, onların şerrini gidermek için silaha başvurdu. Yüce Allah “Fitne ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaşın.” (Bakara, 193) buyuruyor. Demek ki savaşın amacı, dini ve inancı dayatmak değil, fitneyi ortadan kaldırmaktır. İslâm durup dururken ve isteyerek savaşa girişmez. Düşmanlarının zorlaması ile savaşa başvurur. Savaşa başvurunca da onurlu yöntemleri gözetir. Savaşta ve barışta yıkmayı, yakmayı, zehirlemeyi ve düşmanın üzerine suyu kesmeyi yasaklar. Aynı zamanda kadınları, çocukları ve esirleri öldürmeyi de yasaklar. Bunlar Müslümanlara karşı ne kadar kin ve düşmanlık besleseler de onlara karşı yumuşak ve iyi davranmayı tavsiye eder. Savaşta ve barışta teröre başvurmayı; yaşlıları, güçsüzleri ve savaşı başlatmayanları öldürmeyi yasaklar. Düşmana gece baskını düzenlemeyi yasaklar. “Aranızdaki antlaşmayı aynı şekilde yüzlerine fırlat.” (Enfâl, 58) buyurur. Tahmine ve ithama dayanarak adam öldürmeyi, henüz suç işlemeden cezalandırmayı ve bunlar gibi şerefe ve mertliğe sığmayan; acımasızlıktan, alçaklıktan ve vahşetten kaynaklanan birçok davranışı yasaklar. Tarihte meydana gelen bütün savaşlarda İslâm’ın şerefi, bütün bu davranışların hiçbirini yapmayı kendine yakıştırmamıştır. Oysa uygar ülkeler aydınlanma çağı dedikleri bu çağda bu davranışların en feci biçimlerini, en korkunç türlerini işlemişlerdir. Evet. Bu sözde aydınlanma çağı, kadınları, çocukları, hastaları öldürmeyi; gece baskınları düzenlemeyi; sivillere, masum halk yığınlarına geceleyin silahlarla, bom-balarla saldırmayı, toplu kıyımlar yapmayı mubah saydı. İkinci Dünya Savaşında Almanlar, Londra’ya füze saldırıları düzenleyerek binaları yıkmadılar mı; kadınları, çocukları, masum sivilleri öldürmediler mi? Almanlar binlerce esiri öldürmedi mi? Yine o savaşın sırasında müttefikler binlerce bombardıman uçağını Almanların çeşitli şehirlerini yıkmak için kullanmadı mı? Amerika, Japonya’nın şehirlerine atom bombası atmadı mı? Füzeler, atom ve hidrojen bombaları gibi modern kitle imha silahlarının icadından sonra eğer üçüncü bir dünya savaşı çıkar da savaşa katılan devletler bu silahlara baş vururlarsa, dünyanın ne yıkımlar, acılar, ıstıraplar yaşayacağını sadece Allah bilir. Yüce Allah, insanlara doğru yolu göstersin, onları sırat-ı müstakime iletsin.” (Alıntı burada sona erdi.)

* * *

 

CAFERİLİK

@ 07:12
Gönderen admin

Caferilik, Hz. İmam Cafer Sadık (a.s)’ın mezhebine mensup olmak demek olup, Hz. Resulullah (s.a.a)’dan sonra İslam camiasının önderliğinin ilki Hz. Ali olan on iki imama ait olduğuna inanan Ehl-i Beyt mektebinin ortak ismidir. Bu mektebe aynı zamanda İsnaaşeriyye, İmamiyye, Şiilik ve Alevilik de denmektedir. Ancak bu mektep, Türkiye’mizde daha çok Alevilik ve Şiilik isimleriyle tanınırken; İran, Irak, Azerbaycan, Lübnan, Bahreyn, Suriye, Afganistan, Arabistan, Pakistan Bengladeş ve Hindistan gibi, aynı inancı paylaşan Ehl-i Beyt dostlarının yoğun olduğu ülkelerde Şiilik ve Caferilik isimleriyle meşhur olmuştur.

Burada şunu da vurgulamalıyız ki, bu mektebe Caferi mezhebi denilirken, onun da İslam camiası içerisinde ortaya çıkan Hanefi, Şafii, Maliki, Hambeli Zahiri, Sevri ve diğer İslami mezhepler türünden bir mezhep olduğu anlaşılmamalıdır. Çünkü mezhep, belli bir ilmi kariyer ve şartlara haiz olarak içtihat derecesine ulaşan bir alimin, İslam dini üzerinde ortaya koyduğu yorum ve fetvalar mecmuasına denir. Oysa bu mektep, kendisini müntesip kıldığı İmam-ı Cafer Sadık ve diğer imamları müçtehit olarak kabul etmiyor. Aksine; imamların Allah Teala’nın emri ve Hz. Resulullah’ın açıklaması ile tayin edilen birer ilahi hüccet olduklarına inanır. Dolayısıyla da İmam Cafer Sadık da dahil olmak üzere, on iki imamın din konusunda yaptıkları açıklamaların, onların kendi içtihatları sonucu vardıkları şahsi fetva ve yorumları değil de, bizzat Allah Teala’nın Resul-ü Ekrem’e indirdiği dini öğretinin özü olduğuna inanır.

Aslında bu mektebe mezhep ismini veren de bu mektebin kendi mensupları değildir. İslam camiasında her hangi bir müçtehidin fetvalarına uyan diğer İslami fırkalar bu mektebe mezhep ismini yakıştırmışlardır. Onlar, kendi yöntemlerine mezhep ismini verdikleri gibi, bu mektebin öğretilerinin daha çok Hz. İmam Cafer Sadık (a.s)’dan geldiğini ve diğer imamların böyle bir şansı yakalayamadıklarını görünce, Hz. İmam Cafer Sadık (a.s)’ın da kendilerinin müntesip olduğu müçtehitlerden biri gibi sıradan bir müçtehit olduğuna inandıklarından, kendi mezheplerine kıyasla bu mektebe de Caferi mezhebi ismini koymuşlardır. Oysa bu mektep, kendisini bir mezhep olarak nitelendirmemektedir.

Bu mektep, Hz. İmam Cafer Sadık da dahil olmak üzere ne Hz. Resulullah’tan sonra İslam camiasının önderleri olduğuna inandığı on iki imamın, diğer İslam ulemasının yaptığı gibi, normal ilim tahsil sürecini geçiren müçtehitler olduğuna inanır, ne de on iki imamdan gelen açıklamaların onların İslam dini üzerinde yaptıkları içtihat sonucu vardıkları şahsı yorum ve fetvaları olduğunu kabul eder. Bu mektep, imamlardan gelen açıklamaların Hz. Resulullah’ın açıklamalarının aynısı olduğuna inanır. O halde bu mektep, imamların açıklamalarının İslam dini üzerinde yapılan bir yorum değil, bizzat İslam dininin kendi öğretileri olduğu görüşündedir.

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere; bu mektebe Hz. İmam Cafer Sadık (a.s)’ın döneminden sonra, o Hazret’in bu mektebin ilkelerini ortaya koymakta diğer imamlara oranla daha fazla imkan yakalamasından dolayı “Caferiyye” (Caferilik) ismi verilmiştir. Bu mektep, o Hazret’in döneminden önce Ali taraftarlığı anlamına gelen “Şiatu Ali” ismiyle tanınırdı ki, daha sonraları bu terim, halk arasında o kadar bir yaygınlık kazanmıştır ki, “Şia” kelimesi Hz. Ali (a.s)’ye intisap edilmeksizin, tek başına kullanıldığında bile, maksadın bu mektebi kabul edenler olduğu anlaşılmaya başlamıştır. Yoksa bu mektep, on iki imamın on ikisinin de aynı statüye sahip olduklarını ve hepsinin öğretilerinin aynı olup, Hz. Resulullah’ın öğretilerinden başka bir şey olmadığı inancındadır.

Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Benim sözüm babamın sözüdür; babamın sözü ceddimin sözüdür; ceddimin sözü de Hüseyin’in sözüdür, Hüseyin’in sözü de Hasan’ın sözüdür; Hasan’ın sözü ise Ali bin Ebu Talib’in sözüdür; Ali bin Ebu Talib’in sözü ise, Resulullah’ın sözüdür; Resulullah’ın sözü ise Allah’ın sözüdür.” [1]

Yine o Hazret kendisine bir soru soran şahsa şöyle buyurmuştur: “Andolsun Allah’a ki biz, kendi heva hevesimiz ve görüşümüze dayanarak bir şey söylemeyiz; biz Rabbimizin dediğinden başka bir şey de demeyiz. Eğer sana bir hususta bir şey söylediysem, mutlaka bu Resulullah’tandır. Biz kendi reyimizle bir şey demeyiz.” [2]

Hz. İmam Bakır (a.s) ise şöyle buyurmuştur: “Eğer biz size kendi reyimizle bir şey söylersek, bizden öncekilerin saptıkları gibi biz de saparız; hayır, biz ancak Rabbimizin Peygamberi’nin bize açıkladığı şeyleri size söyleriz.” [3]

Yine o Hazret şöyle buyurmuştur: “Eğer biz sizlere, kendi rey, heva ve hevesimize dayanarak bir şey söylersek, helak olmuşlardan oluruz; hayır biz, diğerlerinin altın gümüşlerini toplayıp sakladığı gibi, Hz. Resulullah (s.a.a)’dan alarak toplayıp sakladığımız hadisleri söyleriz.” [4]

Yine Hz. İmam Sadık (a.s) kendisine bir soru soran şahsı cevapladığında, o adam: “Eğer bu hususta şöyle- şöyle söylenirse, nasıl bir görüş olur?” deyince; Hazret ona: “Dur bakalım, ben bir hususta bir cevap verirsem, bu, Hz. Resulullah’tandır. Biz, şöyle-şöyle olur şeklinde görüş belirtenlerden değiliz” [5]diye cevap vermişlerdir.

Evet; Ehl-i Beyt mektebi, diğer İslami mezhepler gibi, rey ve görüşe dayalı olan bir mektep değildir. Ehl-i Beyt mektebi, Hz. Resulullah (s.a.a)’dan alınan İslam dininin hiçbir yoruma tabi tutulmaksızın sunuluşudur.

Hz. İmam Cafer Sadık (a.s)’ın diğer imamlara oranla bu mektebin ilkelerini daha fazla ortaya koymasının sırrı ise, imamların içinde bulundukları siyasi şartlarda yatmaktadır. Bu husus İslam tarihi hakkında azıcık bilgisi olan herkes tarafından açık seçik olarak bilinmektedir. Bilindiği üzere, on iki imamlardan hiç biri Hz. İmam Sadık (a.s)’ın yakalayabildiği hür ortamı yakalayamamıştır.

Hz. İmam Sadık dışındaki imamların içinde bulundukları siyasi baskı ortamı, ya Ehl-i Beyt imamlarını toplumdan soyutlayarak bir köşede inziva hayatını sürdürmek zorunda bırakmış, ya da büsbütün hürriyetleri ellerinden alınarak, o mübarek zatlar zindan köşelerinde yaşamaya mahkum edilmişlerdir. On iki imamın ilki ve büyüğü olan Hz. Ali (a.s)’nin irad buyurmuş olduğu: “Allah’ım, Kureyş ve yardakçılarına karşı hakkımı senden istiyor, senden yardım diliyorum. Resulullah’a olan yakınlığımı inkar ettiler, elimdeki kabı baş aşağı çevirdiler; başkasından fazla layık olduğum işte, hakkım olan mevkide benimle kavgaya giriştiler. “Hak alınır da, verilir de; istersen gamlara batarak dayan; istersen acıklanarak öl” dediler.

Bir de baktım gördüm ki, Ehl-i Beyt’imden başka ne bir yardımcı var bana, ne de bir yaru-yaver. Onların tehlikeye düşmelerini reva görmedim. Gözlerime toz-toprak dolmuştu; gözlerimi yumdum; ağzımın yarını dertle, elemle yuttum; zehirden acı olan bıçaklarla doğranmaktan çetin olanbu işe dayanıp sabrettim” [6] sözleri o Hazret’in nasıl bir baskı ve sıkıntı içinde bulunduğunu çok açık ve net olarak ortaya koymaktadır.

Yine o Hazret hilafete seçildikten sonra Kufe mescidinde irad buyurmuş olduğu “Şıkşıkıyye” ismiyle maruf olan bir hutbede o günlerdeki esefli halini şöyle dile getiriyor: “Andolsun Allah’a ki Ebu Kuhafe’nin oğlu, onu bir gömlek gibi giyindi; oysa o daha iyi bilirdi ki, ben hilafete nispetle değirmen taşının mili gibiydim; sel benden akardı; hiçbir kuş uçtuğum zirveye çıkamazdı. Böyle olunca, ben de hilafetle arama bir perde çektim; onu koltuğumdan silkip attım.

Düşündüm; kesilmiş elimle hamle mi edeyim; yoksa bu kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Hem de öyle bir körlük ki, ihtiyarları tamamıyla yıpratır; çocuğu ise kocaltıp ihtiyarlaştırır; inanan ise, Rabbine ulaşıncaya kadar bu zulmette zahmet ve çile çeker.

Gördüm ki, sabretmek daha doğru; sabrettim; ama gözümde diken vardı; boğazımda da kemik tıkanmıştı; mirasımın yağmalandığını görüyordum.

Derken birincisi, onu kendinden sonra İbn-i Hattab’a atıp gitti. Sonra İmam, A’şa’nın şu beytini okudular:

Bugün deveye binmişim; yolculuk zahmetine düşmüşüm;

Cabir’in kardeşi Hayyan’la bulunduğum günle bu günüm kıyaslanır mı hiç?

Ne de şaşılacak şey ki, yaşarken halkın kendisini bırakmasını teklif ederdi; ölümünden sonra yerine öbürünün geçmesini sağladı. Bu iki kişi hilafeti, devenin iki memesi gibi aralarında paylaştılar. O, hilafeti düz ve düzgün olmayan çorak bir yere attı; sözü sertti, insanı yaralardı; onunla buluşup görüşeni incitirdi. Meselelerde şüphesi çoktu; özür getirmesinin sayısı yoktu. Onunla arkadaşlık eden, serkeş bir deveye binmişe benzerdi; burnuna geçen yularını çekse burnu yırtılır, yaralanırdı; bırakırsa üstündekini helak olma uçurumuna götürür, atardı. Allah’ın bekasına andolsun ki, halk, onun zamanında ne edeceğini şaşırdı, yoldan çıktı; renkten renge boyandı; oradan oraya yeldi-durdu.

Uzun bir zaman çetin mihnetlere düştüm; sabrettim; derken o da yoluna düzüldü; halifeliği bir topluluğa bıraktı ki, ben de bunların biriyim sanıldı.

Allah’ım sana sığınırım; ne de danışma topluluğuydu bu. Onlardan benim hakkımda, birincisiyle ne vakit bir şüpheye düşüldü ki, bu çeşit kişilere katıldım ben?! Fakat inerlerken ben de onlarla indim; uçarlarken ben de onlarla uçtum; inişte, yokuşta onlarla beraber oldum. Derken içlerinden biri, hasedinden gerçekten saptı; öbürü de, damadı olduğundan ona uydu, benden yüz çevirdi; ötekileri de, öyle işler yaptılar ki, anmak bile çirkin.

Nihayet kavmin üçüncüsü kalktı; hem de bir halde ki, iki yanı da yelle dolmuştu; işi gücü, yediğini çıkaracağı yerle yiyeceği yer arasında gidip gelmekti. Onunla beraber babasının oğulları da işe giriştiler; Allah malını, devenin ilkbahar otlarını, çayırı-çimeni yiyip sömürdüğü gibi yediler, sömürdüler.

Sonunda onun da ipi çözüldü; hareketi, tezce yaralanıp öldürülmesine sebep oldu; karnının dolgunluğu onu bu hale getirdi; o da işini tamamladı gitti.

Derken, halkın benim etrafıma, sırtlanın boynundaki kıllar gibi üşüşmesi kadar beni ezen bir şey olmadı; her yandan, birbiri ardınca çevreme üşüştüler; öyle ki, kalabalıkta Hasan ile Hüseyin, ayaklar altında kalacaktı neredeyse. Koyunların ağıla üşüşmesi gibi çevreme toplandılar; bu hengamede elbisem bile yırtılmıştı.

Ama işi elime aldıktan sonra bir bölük, biatten döndü, ahdini bozdu; diğer bir bölük de, ok yaydan fırlar gibi fırladı, inancından vazgeçti; öbürleri de, itaatten çıktı; sanki onlar, her türlü noksan sıfatlardan münezzeh Allah’ın: “İşte ahiret yurdu; biz onu, yeryüzünde yücelik ve bozgunculuk dilemeyenlere veririz; sonuç çekinenlerindir” [7] buyurduğunu duymamışlardı. Evet, andolsun Allah’a, elbette duydular da, ezberlediler de; fakat dünya, gözlerine bezenmiş bir şekilde göründü, onun bezentisi hoş geldi onlara.

Ama şunu da bilin ki, andolsun tohumu yarana, insanı yaratana, bu topluluk biat için toplanmasaydı ve Allah’ın bilginlerden, zalimin tıka basa tokluğu karşısında mazlumun aç kalmasına rıza göstermemeleri gerektiğine dair, almış olduğu ahd-ü peymani olmasaydı, yine de hilafet devesinin yularını sırtına atardım; ümmetin sonuncusunu, ilkinin kasesiyle suvarır giderdim. Siz de biliyorsunuz ki, sizin bu dünyanız, benim katımda dişi bir keçinin aksırığından daha değersizdir.” [8]

Demişlerdir ki; Hutbelerinde söz, buraya gelince, Irak ili halkından biri kalktı, Hazret’e bir kağıt sundu. Hazret kağıdı okumaya daldılar. Okuyup bitirince, İbn-i Abbas: “Ey Mü’minlerin Emiri, sözünü bıraktığın yerden devam etsen” dedi. Bunun üzerine, Hz. Emir-ül Mü’minin buyurdular ki: “Heyhat! Ey İbn-i Abbas, bu, erkek devenin , esridiği zaman ağzına gelen bir köpüktü; geldi, gene geriye gitti.”

İbn-i Abbas dedi ki: “Andolsun Allah’a ki, hiçbir konuşma bu konuşma kadar beni üzmemiştir. Neden Emir-ül Mü’minin istediği şekilde konuşma imkanını bulamıyor?!” [9]

Hz. Ali’nin bu konuşması, Hazret’in hangi şartlar altında bulunduğunu, hatta üzerindeki baskı ortamının hilafet döneminde bile kalkmadığını göstermeye yetmiyor mu?

İşte buradan, Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin hadis kaynaklarında, Hz. Resulullah’ı sadece iki yıl gibi kısa bir müddet görme imkanına sahip olan Ebu Hureyre’den 5374 civarında hadis nakledilirken, çocukluk döneminden beri yirmi üç seneden fazla bir süre zarfında Hz. Resululullah (s.a.a)’ı vefat edinceye kadar deve yavrusunun annesini izlemesi gibi hiç ayrılmadan izlemiş olan, bizzat Hz. Resulullah (s.a.a)’ın kendi eliyle terbiye ettiği [10] ve hakkında buyurmuş olduğu: “Ben ilmin şehriyim, Ali ise onun kapısıdır; kim ilim öğrenmek isterse, o kapıdan gelsin” [11] veya “Ben hikmetin eviyim, Ali ise onun kapısıdır; kim hikmet almak istiyorsa, o kapıdan gelsin” [12] yahut “Ben neyi öğrendimse, onu Ali’ye de öğrettim, o benim ilmimin kapısıdır” [13] şeklindeki övgülerle ümmete nübüvvet ilminin kapısı olarak tanıttığı, Hz. Ali gibi bir zattan ise sadece elli civarında sahih hadis nakledilmesinin sırrı da gün ışığına çıkmış olur. [14]

Diğer imamların nasıl bir baskı altında bulunduklarını ise, artık anlatmaya gerek yoktur sanırım. Hz. Resulullah (s.a.a)’in ümmetine, cennet gençlerinin efendisi olarak tanıtıp, [15] secdede iken bile mübarek omzuna bindiklerinde onları üzmemek için, kendilerinin mübarek omzundan ayrılıncaya kadar secdesini uzattığı, bir an bile ağlamalarına tahammül etmeyip, onların ağladıklarını gördüğünde minberinden inerek kucağına alıp tekrar minberine sözünü devam ettirmek üzere geri dönecek kadar itina gösterdiği, biricik torunları Hz. Hasan ve Hüseyin (a.s)’e nelerin reva görüldüğünü hatırlamak, bu mübarek zatların hangi şartlar altında bulunduklarını açık olarak gösterdiğini söylemeye bir gerek yoktur.

Hz. Hasan’ı zehirleyerek şehit eden; İslam aleminden öte, İnsanlık aleminin yüz karası olan Kerbela faciasını yaratarak, Hz. Hüseyin ve yaranını feci şekilde susuz şehit edip, Peygamber-i Ekrem’in ehli ayalını esir ederek, kafir çocuklarına reva görülmeyecek ihanetlerle köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir dolaştırdıktan sonra, Şam şehrinde ne sıcaktan, ne de soğuktan koruyan harabe bir evde tutsak tutan; buna da yetinmeyip, büyük bir iş başarmışçasına, zafer kutlaması havasında galibiyet sarhoşluğuna kapılarak, şarap kadehlerinin tokuşturulduğu Yezid’in meclisinde Peygamber’in namusunu hicapsız olarak namehrem gözlerin çirkin bakışlarına sergileyen; “Haşimoğulları padişahlıkla oynadılar; yoksa ne gaipten bir haber gelmiştir, ne de bir vahiy inmiştir; keşke Bedir’de öldürülen büyüklerim olsaydı da Haşimoğullarından onların intikamını nasıl aldığımı görselerdi” [16] diyerek açıkça inançsızlığını göstermekten çekinmeyen; hicri doksan dokuz yılında halife Ömer bin Abdulaziz’in döneminde yasaklanıncaya kadar, elli sekiz senelik bir zaman zarfında kendilerine bağlı saray alimlerine kıldırttıkları Cuma namazlarının hutbelerinde Allah’ın aslanı, Hz. Resulullah’ın yaveri ve sırdaşı Hz. Ali gibi mübarek bir zata haşa, lanet okutturan; [17] Ehl-i Beyit’in faziletini gizlemek uğruna Ehl-i Beyt’in faziletlerinin nakledilmesine koydukları ambargoya ilaveten, kendileri ve yandaşları için saray alimlerine yalan fazilet uydurtarak Allah Resulü’nün diline yalan bağlamaktan bile sakınmayan; yarattıkları terör ortamıyla Ehl-i Beyt dostlarından yaşama hakkını alan; Ehl-i Beyt sevgisiyle tanınan Meysem-i Temmar ve Hücr bin Adiy ve arkadaşları gibi mukaddes zatları şehit etmeleri yanı sıra Müslümanları Ehl-i Beyt sevgisini taşıyan komşularını ihbar etmeye teşvik eden, Sıffın savaşını başlatarak aralarında Ammar-i Yasir, Haşim-ül Mirkal, züşşehadeteyn Hüzeyme bin Sabit, Uveys-i Karani gibi salih insanların ve Bedir erlerinden yirmi beş ashabın da bulunduğu yüz bin kadar Müslüman’ın kanının akıtılmasına sebebiyet veren [18] zalim Emevi hükümdarlarının döneminin hali zaten malumdur.

Zalim Emevi hükümdarlığının yıkılıp, yerini Abbasi zulmüne bıraktığı dönemlerde de şartların Ehl-i Beyt imamları ve Ehl-i Beyt dostları için kolaylaşmadığı, aksine daha da ağırlaştığı İslam tarihinden azıcık bilgisi olan herkes tarafından bilinmektedir.

Sadece Hz. İmam Sadık (a.s) kendi dönemine denk gelen, Emevioğullarıyla Abbasoğullarının hilafet kavgası sonucu ortaya çıkan siyasi otorite boşluğunun yarattığı nispi hürriyet ortamından yararlanarak dedeleri Hz. Resulullah’tan kendilerine ulaşan ilmi yayma imkanını yakalamıştır ki, tarih kitapları o dönemde Hz. İmam Sadık (a.s)’ın verdiği eğitime katılan dört bin civarında öğrencisinin bulunduğunu kaydetmektedir. İşte bundan dolayıdır ki, bu mektep bu dönemden sonra “Caferiyye” Caferilik ismiyle anılmaya başlamıştır. İşte Ebu-l Hasan-ül Veşşa, Kûfelilerden bir topluluğa, Kûfe Mescidini kastederek; “Ben öyle bir zamana eriştim ki, bu camide takva ehlinden dokuz yüz kişiyi duydum, hepside bana Cafer bin Muhammed dedi ki diye ondan hadis rivayet ederdi” [19] demekle bu gerçeği dile getirmektedir.

Tabiin’in büyükleri o Hazret’in derslerine katılır ve bundan dolayı iftihar ederlerdi. Ehl-i Sünnet’in iki büyük mezhebi olan Hanefi ve Maliki mezheplerinin kurucuları, İmam Ebu Henife ve İmam Malik de bu öğrencilerdendi. Ebu Hanife’nin, Hz. İmam Sadık (a.s)’ın derslerine katıldığı iki senelik öğrenciliğine işaretle söylemiş olduğu: “Eğer o iki yıl olmasaydı, Nu’man [20] helak olurdu” şeklindeki meşhur sözü, o Hazret’in bu ilmi çalışmalarının ne kadar etkin olduğunu açıkça göstermektedir.

Yine Sufyan bin Uyeyne, Sufyan-ı Sevri, Eyyup Sicistani, Yahya bin Said-ül Ensari gibi ilim ve takvayla şöhret bulan kimseler, o Hazret’in derslerine katılmaktan iftihar duyan öğrenciler arasında yer almaktaydı.

Ehl-i Sünnet’in büyük alimlerinden olan Şehristani de o Hazret’in bu ilmi çalışmalarına işaretle şöyle demiştir: “Cafer bin Muhammed Es-Sadık, büyük ilim, kamil hikmet, dünyaya karşı zahit ve tam anlamıyla vere ve takva sahibi bir zattır. Medine’de bulunduğu sürece taraftarlarına ilim öğretmiş ve kendi dostlarına ilim sırlarını açmıştır.” [21]

İşte bunun içindir ki, bu mektebe “Caferiyye” Caferilik ismi verilmiştir. Yoksa bu mektep, Caferilik olduğu kadar, Aleviliktir; Alevilik olduğu kadar, Hasancılıktır; Hasancılık Olduğu kadar, Hüseyinciliktir; Hüseyincilik olduğu kadar, birer birer diğer Ehl-i Beyt imamcılığıdır ve bilahare on iki imamcılık olduğu kadar, Muhammedicilik, tek kelime ile İslam dinin ta kendisidir.

CAFERİLİĞİN DOĞUŞU

Caferilik konusunu ele alan genellikle Ehl-i Sünnet mezheplerine mensup bazı yazarların, bu mektebe karşın çok olumsuz ve insafsızca bir tavır sergilediklerini esefle görmekteyiz, okumaktayız. Acınarak belirtmeliyiz ki, kuru taassupları yüzünden ne zahmet çekip bu mektebin öz kaynaklarına müracaat etme tenezzülünde bulunan, ne de böyle bir lüzumu gören, bu tip yazarlar, bu mektebi eleştirirken, bu mektebin muhalifleri tarafından uydurulduğu belli olan, bir takım yalan yanlış bilgilere ve hatta iftiralara istinat ederek onun; İslam dinini bölüp yıkmak amacıyla İslam dininin düşmanları tarafından ortaya çıkarılan, bir bölücülük hareketi olduğu iddiasında bulunabilecek kadar cüretkar ve kaygısız olabiliyorlar.

Hatta, hali malum bu yazarların, Hz. Resulullah (s.a.a)’ın Ehl-i Beyti ve seçkin ashabının yolu olan bu mektebi karalamak için onun, İslam dinini içten çökertmek gayesiyle Abdullah bin Seba ismindeki bir Yahudi dönmesi tarafından uydurulan bir mezhep olduğu safsatasını yapacak kadar ileri gittiklerine ve kitaplarında aslı astarı olmayan Abdullah bin Seba masalını ballandıra ballandıra anlattıklarına şahit olmaktayız.

Bu yazarlar, ilk olarak hilafet makamının aslında Hz. Ali’ye ait olduğu görüşünü ve hatta buna da yetinmeyip, Ali’nin Allah olduğunu iddia ettiğini, işte Ehl-i Beyt mektebinin temelinde böyle bir şahsın bulunduğunu döne döne kitaplarında zikrederler. Maksatlarıysa, Müslümanlara bu mektebi İslam dışı bir mektep olarak taktim etmek ve böylece onları, Hz. Resulullah’ın Kur’an’ın eşi olarak ümmetine emanet edip, kıyamete kadar bu ikisinin birbirinden ayrılmayacağını ve bu ikisine sarıldıkları taktirde asla sapmayacaklarını bildirdiği, Ehl-i Beyt’den uzak tutmaktır. Çünkü zalim Emevi hükümdarlarını aklamak ve onların İslam ve Müslümanlara reva gördükleri zulümleri tevcih etmek bunu gerektirir, bunun için başka bir alternatif bulunmamaktadır.

Oysa; tahkik ehli tarihçiler, adı geçen kişinin tarihte yaşamış olduğundan bile şüphe etmekte ve Emevi yandaşlarının Ehl-i Beyt mektebini karalamak amacıyla böyle bir düzme hikayeyi uydurduklarını açıkça ortaya koymaktalar. [22]

Bu hususta daha geniş bilgi edinmek için, araştırmacı insanları, merhum Abdulbaki Gölpinarlı’nın tercüme ettiği “Abdullah bin Seba’nın Masalı” adlı kitaba müracaat etmelerini tavsiye ederken, şu kadarını belirtelim ki, bu masal ilk olarak Taberi’nin tarihinde yer almıştır. Ancak bu masal birilerinin işine geldiğinden çok geçmeden Ehl-i Beyt mektebine saldırmak isteyenlerin diline destan olmuştur.

Abdullah bin Seba’nın masalını ilk olarak Taberi’nin naklettiğine işaret etmiştik. Şimdi Taberi’nin bu masalı kimden naklettiğine ve bu rivayetin senedinde kimin bulunduğuna kısaca bir göz atalım.

Taberi tek başına naklettiği bu masalı Sayf bin Amr Et-Temimi’den nakletmiştir. Bu kişi ise, bütün hadis ve biyografı alimlerinin nezdinde, Emevi yandaşlığına ilaveten, zındıklık, yalancılık, iftiracılık ve hadis uydurmacılığıyla meşhurdur.

Yahya bin Muin onu, “Sayf bin Amr Et-Temimi, hadis açısından çok zayıf biridir, bir kara para ondan daha hayırlıdır” şeklinde değerlendirir.

Ebu Davut onun hakkında: “Onun bir değeri yoktur, çok yalancıdır” diyor.

Nesai onu, “Zayıf biridir, hadislerine itina edilmez, sıka ve güvenilir değildir” sözleriyle eleştirir.

İbn-i Hayyan onun hakkında: “O, uydurma hadisleri nakleder, zındıklıkla itham edilmiştir, kendisi de yalan hadis uydurur” der.

İbn-i Edi ise şöyle der: “Seyef zayıf biridir, onun hadislerinden bazıları meşhurdur, ancak geneli münker hadislerdir, itina edilemez durumdadır.”

Hakim onu şöyle değerlendirir: “Onun hadisleri terkedilmiştir, kendisi de zındıklıkla suçlanmıştır.” [23]

Şimdi bu Abdullah bin Seba düzmesini dillerinden düşürmeyenlere sormak lazım. Acaba Peygamber-i Ekrem’in Ehl-i Beyti, Ammar-i Yasir, Ebuzer, Selman-i Farisi, Meysem-i Temmar, Ebu Eyyub-u Ensari gibi binlerce salih insan ile geçmişte ve şimdide milyonlarca Müslüman’ın tabi olduğu böyle bir mektebi, ulamanın zındık olarak nitelediği bir oyunbazın düzmeleriyle itham etmek ve onu hak mezhep olarak nitelendirdikleri mezhepler düzeyinde bile görmemek, açık bir zulüm ve insafsızlık değil de nedir?

Faraza Abdullah bin Seba denen bir kişi tarihte yaşamış olsa ve yalancı Seyf bin Amir’in düzmesi o sapık görüşü savunsa bile, bunun Ehl-i Beyt mektebiyle ne ilgisi vardır? Ehl-i Beyt mektebinin inancını Ehl-i Beyt’in kendinden mi yoksa bir paranoyaktan mı öğrenmek gerekir? Ehl-i Beyt mektebinin görüşlerini Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, kısacası on iki imam mı açıklamaya yetkilidir, yoksa kim olduğu, ne olduğu belli olmayan ruh hastası bir paranoyak mı? Özellikle ulemanın müfteri ve zındık olduğunu açıkça belirttiği Sayf bin Amir’in düzmelerine dayanarak bir mektep hakkında hükmetmeyi hangi akıl ve hangi vicdan kabul eder.

Ama Ehl-i Beyt mektebi inancında olmayan her yazar yukarıda bahsi geçen yazarlar gibi düşünmemiş, yazmamıştır. Onların içerisinde bu düzmenin Ehl-i Beyt mektebiyle yakından uzaktan bir ilişkisi bulunmadığını açıkça ortaya koyanlar da olagelmiştir.

Bu hususta Ehl-i Sünnet bilginlerinden Muhammed Kürd Ali şöyle yazıyor: “Caferi mezhebinin İbn-i Savda ismiyle maruf olan, Abdullah bin Seba’nın bidatlarındanolduğuna dair bazı yazarların ortaya sürdükleri görüşlerine gelince, bu sadece bir vehim olup, onların bu mezhep hususunda tahkike dayanan bilgilerinin azlığından kaynaklanmaktadır. Kim, Caferilerin adı geçen bu kişi hakkındaki görüşlerinden, Caferi mezhebini benimseyenlerin onun görüş ve fiillerinden ibraz ettikleri bizarlıklarından, Caferi mezhebi ulamasının istisnasız olarak bu kişiyle ilgili ortaya koydukları ta’n ve karalamalarından haberi olursa, bu iddianın doğruluktan ne kadar uzak olduğunu anlar.” [24]

Evet, Ehl-i Beyt mektebini kabul etmediği halde konuya biraz insaflıca yaklaşan yazarlar da olagelmiştir. Onlar, Ehl-i Beyt mektebinin de en azından sonradan İslam dini içinde ortaya çıkan, kendilerinin mensup oldukları herhangi bir müçtehidin yorum ve fetvalarından ibaret olan mezhepler türünden bir mezhep olarak algılanması gerektiğini belirtiyorlar.

Ancak bunlar da bu mektebin kendilerinin mensup oldukları mezheplere herhangi bir üstünlüğü olmadığını ve sıradan bir mezhep sayılması gerektiği mesajını vermek gayesiyle, bu mektebin doğuş tarihinin kendilerinin mensup oldukları mezheplerin doğuş tarihine yakın bir döneme denk geldiği üzerinde ısrarla duruyorlar.

Bu yazarlardan biri, Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı’dır. Ona göre, Şiilik (Caferilik) Hicri birinci asırdan sonra bir mezhep olarak teşekkül etmiştir. O, “Şiatu Ali” kelimesinin daha öncelerden Müslümanlar arasında kullanıldığını kabullenmekle birlikte, bunun Şiiliğin bir mezhep olarak bu kelimenin kullanıldığı tarihten itibaren var olduğuna delil teşkil etmeyeceğini savunur. Zira ona göre, bu kelime o günlerde günlük dildeki anlamı olan “taraftar” manasında kullanılırdı, belirli bir inanış tarzını ifade etmek anlamda değil.

O, bu görüşünü şöyle dile getirir: “Hz. Ali’nin bütün Müslümanlarca teslim edilen ve yüceltilen şahsi meziyetleri, ilmi, takvası, kahramanlığı, cesareti ve nihayet Hz. Peygamberin (s.a.s) amcasının oğlu, Medine’deki muâhât (Müslümanlar arasındaki kardeşlik akdi) sırasında kardeşi ve damadı oluşu söz konusu olduğu taktirde, bu hususlarla ilgili ilk tezâhürlerin daha Resulullahın (s.a.v.) sağlığında mevcut olması son derece doğru ve tabiidir. Ancak buradaki tezâhür, bir fırka veya ayrı bir zümre teşkil etmek şeklinde değil, mânevi bir bağlılık ve samimi bir dostluktur. Aynı şekilde gerek Sakîfe toplantısı [25] sonrasında, gerek Hz. Osman zamanında zuhur eden karışıklıklar sırasında Hz. Ali’ye teveccüh gösteren hareketleri ve Hz. Ali’nin hilafetinde onun yanında yer alan Müslümanların davranışları bir ‘fırka’ hareketinin tezâhürleri olarak değerlendirilemez.” [26]

Tarihte ve Günümüzde Caferilik kitabının yazarı İsmail Mutlu da bu yazarlardan bir diğeridir. O, yukarıda naklettiğimiz Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı’nın görüşünü aktardıktan sonra şöyle devam eder: “Biz de Şiiliğin birinci asrın sonlarında teşekkül ettiğini savunan yazarların görüşlerini daha isabetli buluyor ve bu hususta bu yazarların fikirlerine yer vermek istiyoruz.” [27]

O, daha sonra kendisi gibi düşünen İrfan Abdulhamid’in sözlerinive bu görüşüne delil olarak yer verdiği Zeydi imamlarından İbn-i Murtaza’nın sözlerini naklettikten sonra onlara teyit olarak şöyle devam ediyor:

“Gerçekten de İbn-i Murtaza’nın bu görüşü, Şia’nın Peygamberimiz zamanında veya Peygamberimizin vefatından sonra ortaya çıktığı görüşünü kesin bir şekilde reddetmektedir. Çünkü Şii kaynaklarda ismi geçen Ammar (r.a) gibi Sahabiler Hz. Ali’nin taraftarı olarak zikredilir ve Şiiliğin Peygamberimiz zamanında varlığına bu taraftarlık delil olarak gösterilir. Oysa bu Sahabilerin Hz. Ali’yi sevmeleri daha önce de ifade ettiğimiz gibi, ıstılahî manada bir taraftarlık değildi. Nitekim yukarıdaki ifadelerde de dikkat çekildiği gibi, bu Sahabiler ne Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’den ayrılmışlar, ne de onlara sövmüşlerdir. Eğer bunlar iddia edildiği gibi, ıstılahî manada Şii olsalardı, bu iki Sahabiden uzaklaşmaları, onlara sövmeleri, onların verdikleri vazifeleri yapmamaları gerekirdi. Bu durum Şiilikteki takiyye, yani inancını gizleme ile de izah edilemez. Çünkü bu iki halife döneminde Müslümanlara en ufak bir baskı uygulanmıyordu.” [28]

Evet bu yazarlar, Ehl-i Beyt mektebinin (Caferiliğin) doğuş tarihini mümkün olduğu kadar kendilerinin müntesip oldukları mezheplerin ortaya çıkış tarihine yakınlaştırmaya çalışıyorlar. Onların bu çabalarını doğal karşılamak gerekir. Onların, Ehl-i Beyt mektebini İslam dini üzerinde yapılan sıradan bir yorum tarzı değil de, İslam dininin devamı olarak algılamalarını bekleyecek değiliz ya. Onlar başka türlü düşünemezler. Aksi taktirde kendi gidişatlarını tevcih etmekten aciz kalırlar.

Ama acaba durum onların çizdiği tablodan mı ibarettir? Yoksa başka bir şey mi vardır? İşte bunu anlamak için, Asr-i Saadet’e dönüp, Ehl-i Beyt mektebinin bel kemiğini teşkil eden öğretisinin (imamet anlayışının) bizzat İslam dininin metninde yer alan bir öğreti mi, yoksa Ehl-i Beyt mektebine mensup olanların sonradan içtihat ederek İslam dinine getirdikleri bir yorum mu olduğunu anlamak zorundayız.

Bilindiği üzere, Ehl-i Beyt mektebinin (Caferiliğin) bel kemiğini teşkil eden öğretisi, imamete dair inancıdır. Ehl-i Beyt mektebi, Hz. Resulullah (s.a.a)’dan sonra İslam ümmetinin önderliğinin başta Hz. Ali olmak üzere On iki Ehl-i Beyt İmamı’na ait olduğu, onların Allah Teala’nın tayini ve Hz. Resulullah’ın açıklamasıyla belirlenen İlahi önderler oldukları inancındadır. Kim, bu inancı kabul ederse, diğer teferruatta başka türlü düşünse bile Caferi’dir. Aksi taktirde diğer teferruatta Ehl-i Beyt mektebiyle birleşse de Caferi değildir.

Elbette yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, bu mektebe Hz. İmam Cafer-i Sadık (a.s)’ın döneminden sonra “Caferiyye” Caferilik ismi verilmiştir. Bu, o mektebin o Hazret’in döneminde doğduğu anlamına gelmemektedir. Hayır, bu mektep Hz. Resulullah’ın döneminden itibaren vardı. İsmi de Caferilik değil, Ali taraftarlığı anlamına gelen, Ali Şialığı (Şiat-u Ali) idi. Sadece o Hazret’in döneminde bu mektebin öğretileri, Hz. İmam Cafer Sadık (a.s)’ın çabalarıyla daha yaygınlık kazandığı için, Şialık ismine Caferilik ismi de eklenmiştir.

Peki, bu mektebin bel kemiğini teşkil eden bu öğretisi, İslam dininin öğretileri içerisinde yer almış mıydı? Birileri; “bu sizin iddianızdır. İslam dininin öğretileri içerisinde böyle bir şey yoktur” diyebilirler. Yani, bu mektebin bizzat Hz. Resulullah’ın döneminden itibaren başlaya gelebilmesi için, bu öğretinin açıkça ya İslam dininin ana temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim, ya da Hz. Resulullah’ın sünnetinde yer bulması gerekir. Aksi taktirde bu öğreti, içtihat sonucu İslam dinine getirilen bir yorumdan öteye gitmez. Acaba Kur’an-ı Kerim veya Hz. Resulullah (s.a.a)’ın sünnetinde Ehl-i Beyt İmamları’nın imametine dair bir açıklama var mıdır? İşte bunun için İslam dininin öğretilerini bir daha gözden geçirmemiz gerekir.

Ehl-i Beyt mektebi, bu inancının hem Kur’an-ı Kerim, hem de daha açık ve net olarak Hz. Resulullah (s.a.a)’ın sünnetinde yer aldığı görüşündedir. Buna kanıt olarak da Kur’an-ı Kerim’in ilgili ayetleriyle, Hz. Resulullah’ın sünnetinden örnekler zikrediyor. Biz bu kanıtlarından bazılarına sitemizin kitap bölümünde yayınladığımız “Ehl-i Beyt Mektebi’nde Temel İnançlar” adlı kitabımızın “İmamet” bölümünde değinmişiz. İsteyenler oradaki delilleri görebilirler.

Ancak burada şu kadarını belirtelim ki Ali Şialığı, yani Hz. Resulullah (s.a.a)’dan sonra ümmetin imametinin Hz. Ali’ye ait olduğu inancı, bizzat Hz. Resulullah’ın öğretileriyle başlamış ve Hz. Resulullah’ın döneminden itibaren ashabın önde gelenlerinden büyük bir bölük bu inanca sahip olmakla meşhur olmuş, hatta daha ötesi, Ali Şialığı ismini bizzat Hz. Resulullah bu bölüğe vermiştir. Bu inanç, özellikle de Hz. Resulullah (s.a.a)’ın dünyadan rihlet etmesiyle ortaya çıkan birinci halife Ebu Bekir’in hilafete seçilmesi olayı karşısında hem Hz. Ali (a.s)’nin aldığı tavır, hem de Hz. Ali’nin imam olması gerektiği inancıyla ashaptan büyük bir topluluğun Ebu Bekir’e biat etmeyi reddederek, Hz. Ali’nin etrafında toplanmasıyla daha da belirginlik kazanmıştır.

Bu mevzudaki bilgiler, yalnızca Ehl-i Beyt kaynaklarında yer almamıştır. Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kaynaklarını inceleyen her insan, kolaylıkla bu hususta yeterli bilgi elde eder. Bu hususta biz, Ehl-i Beyt kaynaklarında yer alan rivayetlerle değil, bizzat Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin rivayetlerinde yer alan bir -iki hadis zikredeceğiz:

Suyûti, “ed-Dürr-ül Mensur Fi Tefsiri Kitabullahi Bil Me’sur” adlı tefsir kitabında İbn-i Asakir rivayetiyle Cabir bin Abdullah’tan tahric ederek demiştir ki: “Hz. Peygamber (s.a.a)’in yanındaydık; Ali (a.s) çıkageldi. Hz. Peygamber (s.a.a) buyurdu ki: “Nefsim kudret kabzasında olan Allah’a andolsun ki, bu ve şiası, kıyamet gününde kurtulmuşlardır, muratlarına ermişlerdir.” Derken, “İnanlar ve iyi işlerde bulunanlar ise; işte onlar, yaratılmışların en hayırlılarıdır” [29] ayeti nazil oldu.” [30]

İbn-i Adiyy, İbn-i Abbas’tan tahric eylemiştir; demiştir ki: “İnananlar ve iyi işlerde bulunanlar ise; işte onlar, yaratılmışların en hayırlılarıdır” ayeti indiği zaman Resulullah (s.a.a) Ali’ye, “Onlar sensin ve şiandır; kıyamet günü Allah rızasını kazanmış ve ondan razı olmuş bulunacaksınız” buyurdu.” [31]

İbn-i Mardavayh Hz. Ali (a.s)’den rivayet ve tahric eylemiştir; demiştir ki: “Resulullah (s.a.a) bana, Allah Teala’nın “İnananlar ve iyi işlerde bulunanlar ise; işte onlar, yaratılmışların en hayırlılarıdır” ayetini duymadın mı? Onlar sensin ve senin şiandır; benimle onların buluşacakları yer, Kevser havuzunun yanıdır; ümmetler hesaba geldikleri zaman onlar, yüzleri ak olarak çağrılacaklardır” dedi. [32]

Bu hadislerin bir kısmını de İbn-i Hacer, Darukutni’den tahric ederek “Savaik-ül Muhrika” adlı kitabında zikreder. Ümmi Seleme (r.a) Hz. Peygamber (s.a.a)’in “Ya Ali, sen ve ashabın cennettesiniz” buyurduğunu rivayet etmiştir.

İbn-i Hacer’in nakline göre, Hafiz Cemaluddin Zerendi İbn-i Abbas’tan tahric eylemiştir; demiştir ki: “Hz. Resulullah (s.a.a), Allah Teala’nın “İnananlar ve iyi işlerde bulunanlar ise; işte onlar, yaratılmışların en hayırlılarıdır” ayeti nazil olduğunda, Hz. Ali’ye: “Ya Ali, onlar sen ve senin şiandır. Kıyamet günü Allah’a, onun rızasını kazanmış ve ondan razı olmuş bir halde kavuşacaksınız; düşmanın ise, kızgın ve elleri boynuna bağlı olarak ulaşacaktır” buyurdu.” [33]

İbn-i Asir de bu hadise “en-Nihaye” adlı kitabında yer vererek, Hz. Peygamber (s.a.a)’in “Ya Ali, sen ve şian, Allah’a, onun rızalığını kazanmış ve ondan razı olmuş bir halde kavuşacaksınız; düşmanınız ise, kızgın ve ellerini boynuna bağlı olarak ulaşacak” buyurduğunu, sonra da ellerini nasıl bağlı olduğunu göstermek için ellerini boynuna götürdüğünü zikreder. [34] Bu hadisi İbn-i Hacer, ‘Savaık’ında ve diğerleri başka yollardan tahric ederler ki, bu da hadisin, hadis erbabı katında şöhretine delalet eder.

Yine Zamahşeri, ‘Rabi-ül Abrar’ adlı kitabında Hz. Resulullah (s.a.a)’dan rivayet eder; buyurmuştur ki: “Ya Ali, kıyamet günü olunca ben yüce Allah’a sığınırım, sen benim kuşağıma yapışırsın; benimle Allah’a tevessül edersin; evladın sana yapışırlar, evladının şiası da onlarla Allah’a tevessül ederler.”

Görülüyor ki, Ali şiası (Ali taraftarlığı) terimi, bizzat Hz. Resulullah (s.a.a)’ın sözlerinden alınmadır. Sanki Hz. Resulullah (s.a.a) Hz. Ali hakkında buyurmuş olduğu “Ben kimin mevlası (efendisi) isem Ali de onun mevlasıdır, [35] Ali’nin konumu bana nispet, Harun’un Musa’ya olan konumu gibidir, [36] Ali benim kardeşim, yardımcım ve vasimdir, [37] Ali benim ilmimin kapısıdır, Ali benden sonra her mü’minin velisidir, [38] Ali’yi sevmek iman, Ali’ye buğzetmek ise münafıklık nişanesidir, Ali hakladır, hak da Ali iledir; hak Ali’nin ekseninde döner, [39] Ali Kur’an’ladır, Kur’an da Ali iledir; Havz-u Kevser başında bana kavuşuncaya kadar bu ikisi birbirinden ayrılmazlar [40]ve benzeri yüzlerce tavsiye ve tekitlere rağmen, ashabının ve onlardan sonra gelen ümmetinin Hz. Ali hususunda iki gruba ayrılacaklarını, bir grubunun Ali’nin yanında yer alıp Ali şiası olurken, ikinci grubun Ali’den kopacağını önceden görüyor ve biliyordu. Dolayısıyla bu ikazlarla onları uyarıp, Ali’den ayrılmanın İlahi gazapla sonuçlanacağını bildiriyordu ki, her yönden galip hüccet Allah’ın ve Allah Resulü’nün olsun ve yarın kimse, ben bunun farkında değildim, deme bahanesi arkasına saklanmasın.

Evet, İslam tarihinin Asr-i Saadet’le ilgili bölümünü biraz devşirdiğimizde, Hz. Resulullah (s.a.a)’ın ashabının, Ehl-i Beyt’i üstün görüp, öne geçiren Kur’an-ı Kerim ayetleri ve Hz. Resulullah (s.a.a)’ın kendinden sonra Hz. Ali’nin İslam ümmetinin imamı olmasını istediğini ortaya koyduğu, yukarıda örneklerine işaret ettiğimiz açıklamaları karşısında iki gruba ayrıldıklarını görmekteyiz. Bir grup, nass karşısında içtihat etmenin caiz olmadığını kabullenerek, Hz. Resulullah (s.a.a)’ın bu açıklamaları ve Kuran-ı Kerim’in Ehl-i Beyt’i üstün görüp, öne geçiren ayetlerine hiçbir yorum getirmeden teslim olurken, ikinci grup, bu hususta kendi içtihat ve görüşlerine yer verir ve görüşleri, herhangi bir gerekçeyle farklı olduğu taktirde, kendi görüşlerini öne geçiriyorlardı. Bu bölünme hatta Hz. Resulullah (s.a.a)’ın kaydı hayatta bulunduğu dönemde bile ihsas ediliyordu. Ashaptan bir grup, özellikle Hz. Ali’ye yakınlığı ile tanınırdı. Öyle ki, bunlar “Şiatu Ali” (Ali Taraftarları) olarak tanınır ve bu isimle anılırlardı. Buna karşın ashabın içerisinde kalbinde Ali’nin düşmanlığını taşıyanlar da vardı. İbn-i Abbas diyor: “Biz, kimin münafık olduğunu, onun Ali’ye karşı olan düşmanlığıyla tanır, teşhis ederdik.” Bu ölçeği, Hz. Resulullah (s.a.a) onlara vermişti. Çünkü Hz. Resulullah (s.a.a), ashabına, Ali’yi sevmenin iman, Ali’ye karşı düşman olmanın da münafıklık nişanesi olduğunu bildirmişti. Ashaptan bazıları da, ne Hz. Ali’ye karşı kalbinde düşmanlık hissediyor, ne de Hz. Ali’nin şiası sayılacak kadar, o Hazret’e yakınlık gösteriyorlardı.

Bütün sahabe, Ali’nin şiası olsaydı, bir bölüğü “Ali’nin şiası” diye anılmazdı. Gerçekten de Hz. Peygamber’in zamanında da Ali taraftarları olan, onu imam bilen; Hz. Peygamber’in sözlerini şerh ve tefsir eyleyen, hikmetlerini hükümlerini tebliğ eden zat olarak onu tanıyan sahabe az değildi. İşte Ali şiası sözü, bu bölüğe ait bir hususu ad olmuştu. Nitekim lügat ehli de bunu söylemiştir. Nihaye’ye, Lisan-ül Arab’a ve emsali diğer lügat kitaplarına müracaat edilirse bu adın, Ali’ye uyanlara, evladına ve onların taraftarı olanlara verildiği görülecektir.

Şia sözünün, Ali’yi seven ve ona buğzetmeyen ashabın tamamına söylendiğini ileri sürmek doğru bir yorum olamaz. Çünkü bir kimseyi sevmek ve ona buğzetmemek, tek başına onun şiası olmak için kifayet etmez; burada bir hususiyetin de olması gerekir ki bu da, o şahsa uymak, onun tarafını tutmaktır. Bu özellik olmadan birisine, birisinin şiasıdır demek, ancak mecazi bir itibarla olabilir. O halde bu sözle, ashaptan bir kısmının kastedildiği şüphe götürmez bir olaydır ki onlarda bulunan bir özellik, onları diğer ashaptan ayırmış ve kendilerine bu ismin verilmesini sağlamıştır. Bu özelliğin diğer ashapta da olmadığı da bellidir. Çünkü aksi taktirde yalnızca onlara Ali şiası denilmezdi.

Ebu Hatem-i er-Razi diyor: “İslam dini içinde Resulullah (s.a.a)’in döneminde ilk ortaya çıkan isim “Şia” ismidir. Bu isim, Ali’ye yakınlıklarıyla meşhur olan ashaptan dört kişinin: Ebuzer, Salman, Miktad ve Ammar’ın lakabı idi.” [41]

Hatib-i Bağdadi “el- Kifaye” adlı kitabında diyor ki; Ebu Abdullah bin Ahrem el-Hafiz’a, Buhari’nin neden Sahabe Ebu Tufeyl’den hadis nakletmediği sorulunca; “Çünkü o Ali bin Ebu Talib’in şiası idi” cevabını verdi.” [42]

İbn-i Haldun ise şöyle yazıyor: “Ashaptan bir grup, Ali’nin taraftarlığını yapıyor, onun hilafete diğerlerinden daha layık olduğunu savunuyorlardı. Ancak ondan başkasının hilafete seçildiğini görünce, buna çok hüzünlenip üzüldüler. Fakat dinde sabit kadem olduklarından ve birlik ve beraberliğe çok önem verdiklerinden kendi aralarında izhar ettikleri hüzün ve üzüntülerine ilaveten fazla bir itirazda bulunmadılar.” [43]

Ustad Muhammed Kürd Ali ise demiştir ki: “Ashabın büyüklerinden bir grup, Hz. Resulullah (s.a.a)’ın döneminden itibaren Ali taraftarlığı ile tanınmaktaydı. Bu cümleden biri, Salman-i Farisi’dir. O; “Biz Hz. Resulullah’a Müslümanların hayrını istemek, Ali bin Ebu Talib’i imam edinip, onu sevmek üzere biat eyledik” derdi. Bunlardan bir diğeri de, Ebu Said-i Hudri’dir. O; “İnsanlar beş şeye emredildiler, onlar ise onların dördüne amel edip, birini de terk ettiler” derdi. Ona: “Amel edilen o dört şeyin ne olduğu sorulunca da, o: “Namaz, zekat, Ramazan ayının orucu ve hac” diye cevaplandırdı. Bu arada ona: “İnsanların terk ettiği o bir şey neydi?” denince de, O: “Ali bin Ebu Talib’in velayeti” cevabını verirdi. Ona: “Bu da mı onlarla beraber farzdı?” diye sorulunca da, O: “Evet” derdi. Bu sahabelere, Ebuzer el-Gaffari, Ammaber bin Yasir, Huzeyfe bin Yeman, Züşhadeteyn Huzeyme bin Sabit, Ebu Eyyub-i Ensari, Halid bin Said bin el-Ass ve Kays bin Sa’d bin Ubade gibilerini de misal olarak zikredebiliriz.” [44]

Ünlü Ehl-i Sünnet yazarı doktor Sübhi Salih ise bu hususta şöyle der: “Hz. Resulullah (s.a.a)’ın döneminde bile sahabe içerisinde Hz. Resulullah’ın damadı Ali’nin taraftarlığını yapanlar bulunmaktaydı. Ebuzer el-Gaffari, Mikdat bin Esved, Cabir bin Abdullah, Ubey bin Ka’b, Ebu Tufeyl Öber bin Vaile, Abbas bin Abdulmuttelip ve bütün oğulları, Ammar bin Yasir ve Ebu Eyyub-i Ensari bu cümleden ashap arasında yer almaktaydı.” [45]

Abdullah Emin ise, Şiilik hakkında şöyle der: “Şiiliğin temeli, hilafet husussunda Ali efendimizin yanında yer alıp, bu önemli mevkie onun daha layık olduğu inancıyla ona yardım eden ashaba dayanmaktadır.” [46]

Ustad Muhammed Abdullah İnan ise bu konuda şunları yazıyor: “Şiiliğin ilk olarak Haricilerin bölünmesi esnasında ortaya çıktığını sanmak bir hatadır. Aslında Şiilik, Allah Teala’nın: “En yakın aşiretini uyar” [47] emrini indirdiğinde, Allah Resulü’nün yakın akrabalarını toplayıp onlara peygamberliğini açıkladığı sırada onlardan bir cevap gelmezken, Hz. Ali’nin Peygamber-i Ekrem’e iman ettiğini ve her sahnede kendilerinden yardımını esirgemeyeceğini ilan etmesi üzerine,Allah Resulü’nün Hz. Ali’ye işaretle onlara: “Bu, benim kardeşim, vasim ve sizin içerinizdeki halifemdir; onu dinleyin ve ona itaat edin” açıklamasını yaptığı dönemden itibaren ortaya çıkmıştır.” [48]

Bütün bu açıklamalar şunu gösteriyor ki, Hz. Resulullah (s.a.a)’ın ashabı, Hazret’in kendinden sonra başta Hz. Ali (a.s) olmak üzere, Ehl-i Beyt İmamları’nın İslam ümmetinin önderleri olmasına dair olan isteği ve Kur’an-ı Kerim’in Ehl-i Beyt’i üstün tutup, öne geçiren ayetleri karşısında iki ana kola ayrılmıştır.

Bir kol, Peygamber-i Ekrem’in ve Kur’an-ı Kerim’in bu yöndeki açıklamaları karşısında hiçbir yorum yapmaksızın teslim olmuş, Hz. Resulullah (s.a.a)’ın döneminden itibaren ağırlığını bu yönde koymuş ve Hz. Ali başta olmak üzere, Ehl-i Beyt’in öne geçmesini istemiş, bunu savunmuştur.

Ancak Hz. Resulullah’ın rihletinden sonra, kendileri gibi düşünmeyen ashap tarafından herhangi bir gerekçeyle bunun önünün tıkandığını görünce de, yine başta Hz. Ali olmak üzere Ehl-i Beyt’i örnek alarak, hüzünlenmiş ve cari gidişata itiraz etmişse de, Hz. Resulullah (s.a.a)’ın rihlet etmesiyle henüz yeni filizlenmekte olan İslam dininin dağılıp yıkılmasını beklemekte olan İslam düşmanlarına bir fırsat vermemek gayesiyle fazla ileri gitmemiş ve İslam’da, kapanmasına imkan bulunmayacak bir gedik açılmasına meydan vermeyerek, birlik ve beraberlik yolunu seçmiştir.

İkinci kol ise, Kuran-ı Kerim’in ve Hz. Resulullah (s.a.a)’ın bu açıklamaları karşısında, kendileri için içtihat etme hakkı tanımış ve Hz. Ali’nin henüz genç olduğu ve hilafete daha yaşlı birinin geçmesi gerektiği, yahut Hz. Ali’nin kafirlerden bir çoğunu öldürmüş olması nedeniyle Arap kabilelerinin kolay kolay ona boyun eğmeyeceğini, ya da hem nübüvvet hem de hilafetin Haşımoğulları’nda olmaması gerektiği, yahut Hz. Resulullah’ın kendinden sonra Hz. Ali’nin Müslümanların önderi olmasına dair olan isteğinin, bir İlahi emir olmayıp, akrabalık ve benzeri sebeplerden dolayı Hazret’in şahsi görüşü olduğu gibi mülahazalarla Hz. Resulullah (s.a.a)’ın rihletinden hemen sonra, mübarek naşının gusül ve kefeniyle ilgilenmeyi Hz. Ali ve yaranına terk edip, Hz. Ali ve yaranının yokluğundan da yararlanarak, “Sakife” denen yerde toplanarak birinci Halife Ebu Bekir’in başa geçmesini sağladı.

Ancak Hz. Ali ve yaranı bu hareketi meşru kabul etmeyip Ebu Bekir’e biat etmeği reddetti. Hatta Sahih-i Buhari’nin Hayber gazvesi babında geldiği üzere, Hazret altı ay gibi uzun bir süre bu muhalefetini devam ettirip, biat etmekten sakındı. Fakat Müslümanların bu dağılmışlığından İslam dininin pusuda bekleyen iç ve dış düşmanlarının istifade etmeğe çalıştıklarını ve bu durumu sürdürmenin İslam’da telafisi mümkün olmayacak bir gedik açacağını görünce de, Hz. Resulullah (s.a.a)’dan aldığı tavsiyeye uyarak, kendi tabiriyle zehirden daha acı olsa bile ağzının yarını yutkundu. Gözünde diken kalmış ve boğazında kemik tıkanmış bir insanın durumunda olsa bile sabretmeyi daha yeğ buldu. Ancak yine de başa geçmişlerden İslam ve Müslümanların yararına olan nasihatlerini esirgemedi ve karşılaştıkları her zorlukta onların imdadına koştu. Ona tabi olan sadık yarları da mevlalarını taklit ederek aynı siyaseti sürdürdüler.

Görüldüğü üzere, Ehl-i Beyt mektebinin temelini teşkil eden Hz. Resulullah (s.a.a)’dan sonra İslam ümmetinin imamet ve önderliğinin Hz. Ali’ye ait olduğuna dair inancı Peygamber-i Ekrem’in kaydı hayatta bulundukları dönemden başlamış, Hazret’in dünyadan göçmesinden hemen sonra Ebu Bekir’in hilafete seçilmesinin gündeme yerleşmesiyle de daha belirginlik kazanmıştır. Peygamber-i Ekrem’in dünyadan göçmesinden hemen sonra İslam ümmetinin önderliği hususunda cereyan eden olaylardan azıcık haberi olan hiçbir kimse bu hakikati inkar edemez.

Fazl bin Abbas’ın, Sakife’de cereyan eden Ebu Bekir’in hilafete getirildiği haberinin yayılır yayılmaz, orada toplanmış olan topluluğa hitaben söylemiş olduğu: “Ey Kureyş topluluğu, hilafet sizin hakkınız değildir. Biz onun ehliyiz, siz değil. Bizim efendimiz (Hz. Ali) ona sizden daha evladır” [49] sözü işte bu inanca dayanmaktadır.

Hz. Ali ve yaranının Ebu Bekir’e biat etmeği ret etmesi de bu inançtan dolayıdır. Tarih-i Yakubi bu hadiseye işaretle şunları yazıyor: “Muhacir ve Ensar’dan bir topluluk Ebu Bekir’e biat etmeyi reddedip, Ali’nin yanında yer aldılar. Abbas bin Abdulmuttelib, Fazl bin Abdulmuttelib, Zübeyr bin Avam bin As, Halid bin Said, Mikdat bin Amir, Selman-i Farisi, Ebuzer el-Gaffari, Ammar bin Yasir, Bera bin Azib ve Ubey bin Ka’b bu cümleden ashap arasında bulunmaktaydı.” [50]

Böylece Hz. Resulullah (s.a.a)’dan sonra İslam ümmetinin önderliğinin Hz. Ali’nin hakkı olduğunu savunan güçlü bir topluluk ortaya çıkmıştı. Onlar, Sakife’de cereyan eden Ebu Bekir’in hilafete getirilmesi olayına itiraz ediyor ve konunun tekrar gözden geçirilerek hilafet mevkiinin Hz. Ali’ye devredilmesini talep ediyorlardı. Onlar, Hz. Fatime’nin evinde toplanıyor, Sakife’de cereyan eden hadisenin, İslam ümmetinin önderliği hususunda karşılaşılan bir talihsizlik olduğunu ve bunun nasıl önlenebileceğini tartışıyorlardı.

Yakubi bu hususta şunları yazıyor: “Ebu Bekir ve Ömer’e Ensar ve Muhacirlerden bir bölüğün Ali ile birlikte (muhalefet kastıyla) Resulullah’ın kızı Fatime’nin evinde toplandıkları haberi ulaştı. Bunun üzerine, bir grupla birlikte hareket edip o eve hücum ettiler…” [51]

Ehl-i Sünnet’in büyük alimlerinden İbn-i Kuteybe ise, bu olayı şöyle anlatıyor: “Ebu Bekir (r.a), bir grubun kendisine muhalefet amacıyla Ali (a.s)’ın evinde toplandıklarını öğrenince, Ömer’i onlara gönderdi. Ömer, Ali’nin evine gelip onlara seslendi, ama onlar dışarı çıkmayı reddettiler. Bunun üzerine Ömer, odun getirilmesini istedi ve: “Ömer’in canı elinde olana andolsun ki, ya dışarı çıkarsınız, ya da evi içindekilerle birlikte yakarım” dedi.[52]

Tarihçiler, bu olayda Ömer’e, evde Peygamber-i Ekrem’in kızı Fatime’nin de bulunduğunun hatırlatıldığını, Ömer’in de: “Hatta o bile olsa, yine yakarım” cevabını verdiğini ve bu hengamede Hz. Fatime’nin yüce sesle: “Ey babam, ey Resulullah, senden sonra şu İbn-i Hattab ve İbn-i Ebu Kuhafe’nin elinden çektiklerimiz nedir?” diye feryat ettiğinide kaydetmekteler.[53]

Evet, Ömer’in deyimiyle “felteten” düşünülmeden aceleyle gerçekleştirilen Ebu Bekir’e biat meselesi, artık onlara her şeyi unutturmuştu. Artık ne Allah Teala’nın “De ki, ben çektiğim zahmet karşılığında sizden akrabalarımı sevmekten başka bir ücret istemiyorum” [54] ayetini hatırlıyor, ne de Peygamber-i Ekrem’in “Fatime benim pare tenimdir; kim, onu incitirse, beni incitmiştir; kim de beni incitirse, Allah’ı incitmiştir” sözü onları ilgilendiriyordu. Değil Peygamber’in biricik kızı Fatime’yi incitmemek; onlar bu uğurda Fatime-i Zehra, Hz. Ali ve cennet gençlerinin efendileri Hz. Hasan ve Hüseyin de dahil olmak üzere, o gün o evde toplanan herkesi diri diri yakmayı bile göze almışlardı.

Evet, onlar hilafet uğruna her şeyi göze almışlardı; ne pahasına olursa olsun mutlaka bu makamı elde etmeleri gerekirdi. Artık Peygamber-i Ekrem’in izin almadan içeri girmediği ve Fatime’den izin gelinceye kadar dışarıda beklediği kapıyı tekmeyle kırarak, yahut ateş vurup yakarak içeri girmek onlar için fark etmezdi. Onlar için mühim olan, muhalefet amacıyla içeride toplanmış olanların dışarı çıkarılması ve hangi yöntemle olursa olsun, onların bu emellerini suya düşürebilecek bu muhalefet hareketinin çok büyümeden bastırılmasıydı.

Şimdilik olayın bu yönü bizi ilgilendirmiyor. Onlar, Peygamber’in Ehl-i Beyt’ine karşı gösterdikleri bu cefalarının hesabını Allah’a vereceklerdir. Bizim burada üstünde durmak istediğimiz husus, bu değildir. Bizi ilgilendiren, o gün Hz. Ali ve ona tabi olan ashabın önde gelenlerinden büyük bir bölüğün, onların hilafet kararlarını tanımamaları ve bu hususta hakkın Ali’ye ait olduğunu savunmalarıdır. İşte bu, biz Ehl-i Beyt mektebinin inanıp savunduğu şeydir. Bu, bizim inancımızın sonradan değil, o zamandan beri var olduğunu göstermektedir. Bu, bazı yazarların ısrarla ispatlamaya çalıştığı, Ehl-i Beyt mektebinin Peygamber-i Ekrem’den sonra İslam ümmetinin önderliğinin Hz. Ali’ye ait olduğu inancının çok sonraları doğduğuna dair iddialarını suya düşürmektedir. İşte bizim vurgulamak istediğimiz husus budur. Bütün bu olup bitenler, Ehl-i Beyt mektebinin, temelini Kur’an-ı Kerim’in ayetleri ve Hz. Resulullah (s.a.a)’ın sünnetinde bulan, İslam ümmetinin önderliğinin, başta Hz. Ali olmak üzere Ehl-i Beyt’e ait olduğu temel inancının, Peygamber-i Ekrem’in kendi döneminden başladığını, Hazret’in vefatından sonra ortaya çıkan hilafet meselesinde de, varlığını daha belirgin olarak hissettirdiğini açıkça gözler önüne sermektedir.

 



[1] - Bihar-ül Envar c. 2 s. 178

[2] - Bihar-ül Envar c. 2 s. 173

[3] - Bihar-ül Envar c. 2 s. 173

[4] - Bihar-ül Envar c. 2 s. 172

[5] - Bihar-ül Envar c. 2 s. 173

[6] - Nehc-ül Belağa Abdülbaki Gölpinarlı’nın tercümesi s. 167, Nehc-ül Belağa 208. hutbe

[7] - Kasas: 83

[8] - Nehc-ül Belağa Abdulbaki Gölpinarlı’nın tercümesi s. 168, 167, 169, Nehc-ül Belağa 3. hutbe

[9] - Nehc-ül Belağa Abdulbaki Gölpinarlı’nın tercümesi s. 168, 167, 169, Nehc-ül Belağa 3. hutbe

[10] - Fezail-üs Sehabe Feth-ül Bari’nin s. 142

[11] - Tarih-i Dimeşk Ali bin Ebu Talib bölümü c. 2 s. 464, Şevahid-üt Tenzil Haskani’nin c. 1 s. 334, El-Müstedrek Hakim’in c. 3 s. 126, 127, Üsd-ül Gabe c. 4 s. 22, Menakib-i Ali bin Ebu Talib İbn-i Meğazili’nin s. 80, Kenz-ül Ummal c. 15, s. 129, Kifayet-üt Talib s. 220, El-Menabik Harezmi’nin s. 40, El-Mizan Zehebi’nin c.1 s. 415, El-Cami-üs Sağir Suyuti’nin c. 1 s. 93 vs.

[12] - Tarih-i Bağdat c. 4 s. 204, El-Menakib İbn-i Meğazili Şafii’nin s. 124, Lisan-ül Mizan c. 5 s. 19, Sahih-i Tirmizi c. 5 s. 301, Hilyet-ül evliya c. 1 s. 63, Mesabih-üs Sünnet Beğavi’nin c. 2 s. 275, Riyaz-ün Nezre c. 2 s. 255, Tarih-i Dimeşk Ali bin Ebu Talib bölümü c. 2 s. 459 vs.

[13] - İhkak-ül Hak c. 5 s. 501 İbn-i Meğüazili’nin Menakibi

[14] -Ehl-i Sünnet kaynaklarında Hz. Ali (a.s)’dan toplam 536 hadis nakledilmiştir. Bunlardan ise sadece ellisinin sahih diğerlerinin ise sahih olmadığı belirtilmiştir. Ehl-i Sünnet’in en önemli hadis alimi olan Buhari ise bu hadislerden sadece yirmisine kendi kitabında yer vermiştir. Bkz. Esma-üs Sehabe Er-Rüvat İbn-i Hazm’in s. 44

[15] - Bkz. Sahih-i Tirmizi 3701, 3714, Müsned-i Ahmet 10576, 11166, 11192, 11351, 22240, Sünen-i İbn-i Mace 115 numaralı hadisler

[16] - Tarih-i Taberi c. 10 s. 60

[17] - Ikd-ul Ferid c. s. 301, Şerh-i Nehc-ül Belağa İbn-i Ebu-l Hadid’in c. 4 s. 56, 57

[18] - Müruc-üz Zeheb c. 2 s. 393, 394, Tezkiret-ül Havvas s. 88

[19] - Rekibtussefine Mervan Hüleyfat’ın s. 559

[20] - Numan Ebu Hanife’nin ismidir.

[21]- El-Milel ven Nihel Şehristani’nin

[22] - Bu hususta bkz. Taha Hüseyin’in “Neşet-ül Fikr-il Felsefi” adlı kitabı, c. 2 s. 28, Doktur, Muhammed Ammare’nin “Tayyarat-ül Fikr-il İslami” adlı kitabı s. 203 ve El-Vaili’nin Hüvviyet-üt Teşeyyü” adlı kitabı s. 137, 140

[23] - Ulama’nın Seyfhakkındaki düşüncelerini daha detaylı olarak görmek için, Abdulbaki Gölpinarlı’nın tercüme ettiği “Abdullah bin Seba’nın Masalı” adlı kitaba müracaat edin.

[24] - Hutat-üş Şam c. 1 s. 251

[25] - Ebu Bekir’in hilafete seçildiği toplantı

[26] -Terihte ve Günümüzde Caferilik İsmail Mutlu’nun s. 21, 22 naklen 12. Milletlerarası Tarihte ve Günümüzde Şiilik Sempozyumu s. 35, 36,

[27] - Tarihte ve Günümüzde Caferilik İsmail Mutlu’nun s. 22

[28] - Ayni kaynak s. 23

[29] - Beyyine: 7

[30] - ed-Dürr-ül Mensur tefsiri c. 6 s. 379

[31] - Nur-ül Ebsar Fi Menakib-i Al-i Beyt-ül Muhtar Şeblenci’nin s. 80, 102

[32] - ed-Dürr-ül Mensur tefsiri c. 6 s. 379, Şevahid-üt Tenzil Hakim Haskani’nin c. 2 s. 356, 366, Tefsir-üt Taberi c. 3 s. 146, Feth-ül Kadir Şevkani’nin c. 5 s. 477, Ruh-ül Meani Alusi’nin c. 30 s. 207, Kifayet-üt Talib Genci Şafii’nin s. 244, El-Menakib Harezmi’nin s. 62, 187, el-Fusul-ül Muhimme İbn-i Sabbağ Maliki’nin s. 107, Nezm-i Dürer-i Simtayn Zerendi Hanefi’nin s. 92, Tarih-i Dimeşk Ali bin Ebu Talib bölümü İbn-i Asakir’in c. 2 s. 442, Yenabi-ül Meveddet Kondozi Hanefi’nin s. 62, 74, 270, Tezkiret-ül Havas Sibt bin Cevzi’nin s. 18 vs.

[33] - Savaik-ül Muhrika s. 96, 161

[34] - İbn-i Esir’in “en-Nihaye Fi Garib-il Hadis vel- Eser adlı kitabı c. 6 s. 379

[35] - Müsned-i Ahmet 906, 915, 1343, 2903, 17749, 18476, 18497, Sünen-i İbn-i Mace 113, 118, Sahih-i Tirmizi 2646numaralı hadisler vs. Hz. Resulullah bu hadisi Gadirihum denen yerde buyurmuştur. Konu hakkında daha fazla bilgi edinmek için sitemizin kitap bölümünde yayınlanan imamet bahsine müracaat edebilirsiniz.

[36] - Sahih-i Buhari 3430, 4066, Sahih-i Müslim 4418,4419, 4420, 4421, Sahih-i Tirmizi 2658, 2666, Sünin-i İbn-i Mace 112, 118, Müsned-i Ahmet 1384, 1408, 1423, 1424 vs. numaralı hadisler. Bu hadisle ilgili daha fazla bilgi edinmek için sitemizin kitab bölümünde yayınlanan imamet bahsine müracaat edebilirsiniz.

[37] - Mecme-üz Zevaid c.9 s. 121, Hasais-ül Emir-ül Mü’ninin Nesai’nin s. 86, Riyaz-ün Nazre c.2 s. 300 vs.

[38] - Müsned-i Ahmet 2903, 19081, 21883,21889, 21979 vs. numaralı hadisler. Bu hadisle ilgili daha fazla bilgi için sitemizin kitap bölümündeki imamet bahsine müracaat edebilirsiniz.

[39] - Tarih-i Bağdat c. 14 s. 321, Tarih-i Dimeşk Ali bin Ebu Talib bölümü c. 3 s. 119, el-İmamet ves- Siyaset c. 1 s. 73, Feraid-üs Simtayn c. 1 s. 177, el-Menakib Harezmi’nin s. 56, Fet-ül Kebir Nebhani’nin c. 2 s. 131, el Müstedrek Hakim’in c. 3 s. 124, Cami-ül Usul İbn-i Esir’in c. 9 s. 420 vs.

[40] - el-Müstedrek Hakim’in c. 3 s. 24, Savaık-ül Muhrika İbn-i Hacer’in s. 122, 124, 191, el-Cami-üs Sağir Suyuti’nin c. 2 s. 56, Feyz-ül Kadir Şevkani’nin c. 4 s. 358, Yenabi-ül Mevedde Kondozi’nin s. 40, el-Menakib Harezmi’nin s. 110, Kifayet-üt Talib s. 399, Tarih-ül Hülefa Suyuti’nin s. 173, Nur-ül Ebsar Şeblenci’nin s. 73

[41] - Revzat-ül Cennat 88

[42] - Rekibtü-s-Sefine s. 618

[43] - Tarih-i İbn-i Haldun c. 3 s. 364

[44] - Rekibtü-s Sefine s. 619 naklen Hutet-üş Şam c. 5 s. 251

[45] - Rekibtü-s Safine s. 619 naklen En-Nezm-ül İslamiyye s. 96

[46] - Rekibtü-s Sefine s. 619 naklen Abdullah Nimet’in Ruh-üt Teşayyu kitabından

[47] - Şuara: 214

[48] - Rekibtü-s Sefine s. 619, naklen Ruh-üt Teşayyu s. 20

[49] - Tarih-i Yakubi c. 2 s. 124

[50] - Aynı kaynak

[51] - Tarih-i Yakubi c. 2 s. 126

[52] - İbn-i Kuteybe’nin el-İmamet ves- Siyaset kitabı c. 1 s. 9

[53] - Ayrıca bkz. Tarih-i Teberi c. 3 s. 198, Tarih-i Ebu-l Feda c. 2 s. 64, İkd-ül Ferid c. 5 s. 12, A’lam’ün Nisa c. 4 s. 114, el-Futuh İbn-i A’sam’in c. 1 s. 12, Şer-i Nehc-ül Belağa İbn-i Ebu-l Hadid’in c. 2 s. 65, uMuruc-üz Zeheb Mesudi’nin vs.

[54] - Şura: 23

 

ATATÜRK’ÜN DİN ANLAYIŞI

@ 07:10
Gönderen admin

Servet Zeyrek [1]

Atatürk’ün din konusundaki görüş ve düşünceleri dikkatle incelendiğinde Atatürk’ün din aleyhine veya dinsizlik anlamına gelebilecek herhangi bir söz veya tavrına, özellikle İslam dini aleyhine herhangi bir söz veya tavrına rastlanmamaktadır. O İslam dinine mensup bir birey olarak karşımıza çıkmaktadır. Atatürk dinle ilgili olarak şöyle demektedir.

“Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünce ve tefekküre muhalif değiliz.”[2]

Ayrıca Atatürk, din veya mezhep seçiminde kimsenin zorlanamayacağını şöyle ifade etmiştir.

“Din ve mezhep, herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiçbir kimse, hiçbir kimseyi, ne bir din ne de bir mezhep kabulüne icbar edebilir (zorlayabilir). Din ve mezhep hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz.”[3]

Bazı çevreler Atatürk’ü dine karşı veya dinsiz gibi lanse etmeye çalışırken bazı gruplar ise dine saygı duymayı veya dindar olmayı Atatürk’ün ilke ve inkılâplarına aykırı gibi lanse etmişlerdir. Böylece bir taraftan Atatürk adına din aleyhtarlığı yapılırken bir taraftan da din adına Atatürk aleyhtarlığı yapılmaktadır. Bir başka ifadeyle Atatürk’ün laiklik ilkesi Marksist ve pozitivist bazı kişiler tarafından dine saldırı aracı gibi kullanılmaya çalışılmıştır. Diğer taraftan “din elden gidiyor” diye bağıranlar da bu ilkeyi yanlış anlamış ve bu ilkeyi dinsizlik olarak algılamışlardır. Hâlbuki bu ilkeyi Atatürk din ve mezhep kavgalarını önlemek, dini kullanarak siyasî çıkar elde etmek isteyenleri engellemek için çıkarmıştır. Oysaki Atatürk, bir konuşmasında;

“Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Şuura muhalif (anlayışa ters), terakkiye mani (ilerlemeye engel), hiçbir şey ihtiva etmiyor (içermiyor). Hâlbuki Türkiye’ye istiklalini veren (bağımsızlığını sağlayan) bu Asya milletinin içinde, daha karışık, sun’i (yapay), itikat-ı batıladan ibaret (batıl inançlardan oluşan)bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu acizler sırası gelince tenevvür edeceklerdir (aydınlanacaklardır). Onlar ziyaya (aydınlığa, ışığa) takarrüp edemezlerse (yaklaşamazlarsa) kendilerini mahv ve mahkûm etmişler demektir. Onları kurtaracağız.”[4] demektedir. Anlaşıldığı üzere Atatürk’ün karşı çıktığı din, batıl inançlardan ve hurafelerden oluşan; insanlığı karanlıklara ve felaketlere sürükleyen ve insan eliyle oluşturulmuş dindir. Bu nedenle Atatürk, dine sonradan sokulmuş olan bidat ve hurafelere karşı çıkmıştır; ölülerden, yalancı evliyadan, dervişlerden ve şeyhlerden yardım isteyenlere karşı çıkmıştır. Atatürk, cehalete ve cahillere karşı çıkmıştır. Bu konu ile ilgili olarak Atatürk şöyle demektedir.

“Efendiler! Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen asri (çağdaş) ve bütün mana ve aşkaliyle (biçimleriyle) medeni bir heyet-i ictimaiyye (toplum) haline isal etmektedir (ulaştırmaktadır). Bu hakikati kabul etmeyen zihniyetleri tarumar etmek (dağıtmak) zaruridir. Şimdiye kadar milletin dimağını paslandıran, uyuşturan bu zihniyette bulunanlar olmuştur. Herhalde zihniyetlerde mevcut hurafeler kamilen (tamamıyla) tardolunacaktır (uzaklaştırılacaktır). Onlar çıkarılmadıkça dimağa hakikat nurlarını infaz etmek (sokmak) imkânsızdır. Ölülerden istimdat etmek (yardım istemek) medeni bir heyet-i ictimaiyye için şeyndir (ayıptır).

Bugün ilmin, fennin, bütün şümulüyle (kapsamıyla)medeniyetin mevacehe-i şulepaşında(aydınlığı karşısında) filan veya filan şeyhin irşadıyla (yol göstermesiyle) saadet-i maddiye ve maneviye (maddi-manevi mutluluk) arayacak kadar iptidai (ilkel) insanların, Türkiye camia-i medeniyesinde (medeniyet topluluğunda) mevcudiyetini (varlığını) asla kabul etmiyorum.

“ Efendiler ve Ey millet! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyet şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar (birine bağlanmış) memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-i medeniyedir (uygarlık yoludur). Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kafidir (yeterlidir).”[5]

Atatürk dini bir vicdan meselesi olarak görmüş ve dini Allah ile kul arasında vasıtasız bir ilişki olarak görmüştür. Ayrıca Atatürk dini millî kimliğin oluşmasında en önemli temel unsurlardan biri olarak görmüştür. Atatürk rasyonel bir din anlayışına sahip olup dine sonradan giren hurafe, bidat ve İsrailiyat gibi şeylere her zaman için karşı olmuştur. Atatürk dini algısını aklî, mantıkî ve rasyonel bir tabana oturtmuştur. Atatürk İslam dininin akla muhalif, ilerlemeye engel hiçbir şey ihtiva etmediğini defaaten söylemiştir. Atatürk insanlığın gelişimini bir insanın hayatına benzeterek insanlık tarihinin ilk yıllarını insanlığın bebekliği ve çocukluğu olarak betimlemiş; daha sonra çocuğun büyümesi gibi insanlığın da büyüyüp geliştiğini delikanlı olduğunu belirtmiştir. Daha sonra insanlık daha da gelişerek ekmel hale geldiği için artık son kitabın son peygamberin gelmesi zorunlu olmuş ve son peygamber Hz. Muhammed ve son din İslam gelmiştir. Atatürk bir sözünde: “Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın tetabük ettiği (uygun düştüğü) bir din olmasaydı ekmel olmazdı, ahir din olmazdı.”[6] demektedir.

Dinimizi bir binaya benzeten Atatürk binanın temelinin çok sağlam olduğunu fakat binanın biraz bakımsız kaldığını söylemiştir.

“Din vardır ve lazımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi, fakat bina, uzun asırlardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı binayı takviye etmek lüzumu hissedilmemiş. Aksine olarak, birçok yabancı unsur, binayı daha fazla hırpalamış. Bugün bu binaya dokunulamaz, tamir de edilemez. Ancak zamanla çatlaklar derinleşecek ve sağlam temeller üstünde yeni bir bina kurmak lüzumu hâsıl olacaktır.”[7]

Atatürk taassuba şiddetle karşı durmuştur. Atatürk memleketi mahveden, harap eden fenalıkların hep din kisvesi altında millete sunulduğunu fark etmiş bir aydındır. Bilginin ve bilgilinin kıyafetle değil beyinle, düşünceyle bilinebileceğine inanmıştır. Nitekim o bir sözünde;

“Efendiler ve Ey millet! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyet şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar (birine bağlanmış) memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-i medeniyedir (uygarlık yoludur). Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kafidir (yeterlidir).”[8]

ATATÜRK’ÜN PEYGAMBERİMİZ HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

Atatürk peygamberimizin yaptığı savaşlardaki zekâsına hayran kalarak eğer Bedir Savaşında Hz. Muhammed yaralı olduğu halde düşmanı kovalamamış olsaydı şu an dünyada Müslümanlık diye bir şey olmazdı diyerek peygamberimizin askeri dehasına hayranlığını gizlememektedir. Ayrıca Atatürk peygamberimizi siyasal ve toplumsal alanlarda da deha olarak görüyordu. Atatürk’ün okuduğu dinî kitaplarda altını çizdiği yerler genelde peygamberimizin siyasi ve askeri görüş ve uygulamalarıdır. Atatürk peygamberimizi yapmayı istediği işi başarabilen ve yaptığı devrimi muhafaza edecek hamilerini de yetiştirebilen büyük bir devrimci olarak görüyordu.

Atatürk peygamberimizden bahsederken genellikle “Cenab-ı Peygamber”, Peygamber efendimiz”, “Fahr-ı kâinat efendimiz” onun devrinden bahsederken de “Peygamberimiz zaman-ı saadetlerinde” diyerek bahsetmiş ve her zaman saygısını dile getirmiştir. Şemsettin Günaltay hatıralarında başka bir dilden Türkçeye tercüme olan dine ve peygambere iftiralarla dolu bir kitabın Atatürk tarafından kendisine incelenmek üzere verildiğini ve kitaptaki iftiraların Atatürk’e gösterilmesi neticesinde kitabın derhal toplatılması emrini vererek o kitabın mütercimi olan şahsın derhal devlet işlerinden uzaklaştırılması emrini verdiğini anlatır. Yine Şemsettin Günaltay bir seferinde İsmet İnönü ile Atatürk’ün el çizimi bir savaş planı üzerinde konuştuklarına şahit olmuş. Bu harita bedir savaşının planı imiş ve Atatürk Hz. Muhammed’in peygamberliğinden şüphe edenlerin şu haritaya bakmaları Hz. Muhammed’in peygamberliğinin ispatıdır demiştir. Atatürk dünyada en hayran olduğu kişinin kim olduğu sorulduğunda “Hz. Muhammed” diye cevap vermiştir. Atatürk; “ Peygamberimiz vasıtasıyla en son hakayık-ı diniyye ve medeniyyeyi verdikten sonra artık beşeriyetle bilvasıta temasta bulunmaya lüzum görmemiştir. Beşeriyetin derece-i idrak, tenevvür ve tekemmülü, her kulun doğrudan doğruya ilhâmât-ı ilahiyye ile temas kabiliyetine vâsıl olduğunu kabul buyurmuştur. Ve bu sebepledir ki, Cenab-ı Peygamber, Hatemü’l-Enbiya olmuştur ve kitabı, Kitab-ı Ekmeldir…”[9]

ATATÜRK VE KUR’AN-I KERİM

Cumhuriyetin ilanından sonra Kur’an-ı Kerim’in tercüme ve tefsir faaliyetlerindeki artış göze çarpmaktadır. Hadimli Ahmet Vehbi Efendi’nin 15 ciltlik “Hulasatü’l-Beyân fi Tefsîri’l-Kur’an” isimli eseri ile Elmalı’lı Muhammed Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kuran Dili: Yeni Mealli Türkçe Tefsir” isimli 9 ciltlik eseri de dahil olmak üzere Cumhuriyetin ilk yıllarında meal ve tefsir olarak neşredilen eser sayısı dokuzdur. Cumhuriyetin ilk yıllarında Fransızca’dan Türkçe’ye Kur’an tercümeleri yapıldı. Ancak bunlar hatalarla doluydu. Bunun üzerine 21 Şubat 1925 tarihinde yapılan meclisteki bütçe görüşmelerinde meal, tefsir ve hadis tercüme faaliyetleri için ödenek ayrılmıştır. Bu amaçla Diyanet İşleri Başkanlığına 20 bin lira ek ödenek ayrılmıştır. Başlangıçta meal hazırlama görevi Mehmet Akif Ersoy’a tefsir görevi ise Elmalı’lı Muhammed Hamdi Yazır’a verilmişti. Daha sonradan meal görevi de Elmalı’lı Muhammed Hamdi Yazır’a verilmiştir. Elmalı’lı tefsiri 1935 yılında, Kamil Miras tarafından hazırlanan 12 ciltlik Sahih’i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi 1928 yılından itibaren Diyanet İşleri Başkanlığı’nca basılmıştır. Bu çalışmalar da gösteriyor ki Atatürk dinin anlaşılması noktasında faaliyetlerde bulunmuştur.

Atatürk’ün tercüme faaliyetini bazı çevreler Kur’an’ın anlamı ile ibadet yaptırılmak istenmesi olarak değerlendirmişlerdir. Hatta Mehmet Akif’in bu nedenle tercüme faaliyetinden vazgeçtiği iddia edilmiştir. Fakat Atatürk ezan, ikamet, tekbir, salâ ve hutbenin Türkçe olmasını istemektedir. Hutbenin tamamı 1932 yılında Türkçe olarak okutulmuş fakat millet tarafından rağbet görmediğinden bu konuda ısrar edilmemiştir. Camilerde Kur’an Arapça olarak okunduktan sonra peşinden meali okunmuştur. Fakat tercümelerde aksaklıklar tespit edildiğinden bu sonraya ertelenmiştir. Fakat Saadettin Kaynak nihai gayenin Kur’an’ın Türkçe olarak makamlı şekilde okunma olduğunu belirtmektedir. Atatürk’ün zaman zaman çeşitli hafızları köşke çağırarak onlara Kur’an okutturduğu ve dinlediği bilinmektedir.

 ATATÜRK VE DİN İSTİSMARCILIĞI

Atatürk aslî hüviyeti içerisinde hurafeden uzak dinî hakikatlere ne kadar taraf ise, dinî taassuba ve dinin çeşitli maksatlarla istismar edilmesine o derece de karşıdır. Atatürk din üzerinden maddi kazanç sağlayan kişileri alçaklıkla itham ederek bunlara izin verilmeyeceğini belirtmekte idi. Atatürk müstebit hükümdarların hep dini kullanarak insanları ezdikleri görüşündedir. Onların fikirlerinin aksini söyleyen ulemanın ise zindanlarda çürütüldüğünden veya öldürüldüğünden bahseder. Din istismarcılarının riyakâr olduklarını söyleyen Atatürk Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde riyanın yerildiğinden bahsetmektedir. Atatürk din istismarcılarının aslında kendi inançlarını sömürdüklerin söylemektedir.

Atatürk din istismarının, taassup ve cehaletin önlenmesi için tek yol olarak gerçek din âlimlerinin yetişmesi gerekliliğine vurgu yapmıştır. Dini lüzumlu bir müessese olarak görmüş ve dinsiz bir milletin yaşayamayacağını belirtmiştir.

 ATATÜRK VE GERÇEK DİN BİLGİNLERİ

Din adına insanları sömürenlere karşı olan Atatürk, gerçek din âlimlerini her zaman takdir etmiş, hizmetlerini övmüş ve onlarla iftihar etmiştir. Atatürk çıktığı yurt gezilerinde daima hocalar ve din görevlileriyle görüşmüş, konuşmuş, çağırarak onlarla sohbet etmiş zaman zaman onları imtihan etmiş, zekâ ve bilgisiyle göze çarpanları takdir etmiştir. Atatürk İslam’da ruhbanlığın veya dini özel bir grubun olmadığını belirtmiştir. Ve herkesin dinin emirlerini öğrenmekle memur olduğunu belirtmiştir. Atatürk konu ile ilgili olarak;

“Bizde ruhbanlık yoktur. Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her ferd, dinini, din işlerini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da mekteptir.”[10] demektedir.

ATATÜRK VE DİN EĞİTİMİ

Dini lüzumlu bir müessese olarak gören ve dinsiz bir milletin yaşayamayacağını söyleyen Atatürk, bu görüşünün tabii bir neticesi olarak din eğitimini milli eğitimim ilk hedefleri arasına almakta, her bireyin dinini diyanetini öğrenmesini gerekli görmekte ve bu eğitimin tek yeri olarak okulları göstermektedir. Medreselerin kapatılmasını din eğitiminin engellenmesi olarak görmemek gerekir. Bilakis medreseler sadece din eğitimi veren yerler değildi. Ve medreseler kapatılınca medreselerde verilen din eğitimi okullarda verilmeye başlandı. Din eğitiminin gerekliliğini kabul eden Atatürk din eğitiminin okullarda çağdaş olarak verilmesini öngörmüştür. O “Her fert din duygusunu, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da okuldur.”[11] demiştir. Ayrıca Atatürk, diğer bilim dallarında olduğu gibi din alanında da yüksek meslek ve ihtisas sahipleri yetiştirmenin lüzumiyetini dile getirmiş ve dinimizin felsefî gerçeğini inceleme, araştırma ve öğrenme bakımından ilmî ve fennî kudrete sahip olacak seçkin ve hakiki din bilginleri yetiştirecek yüksek müesseselerin olması gerekliliğine işaret etmiştir. Fakat Atatürk’ten sonra gelen İsmet İnönü, Recep Peker gibi bazı siyasîler tarafından kuşkulu bulunarak bu müesseseler engellenmiştir.

Atatürk dinin bidat ve hurafelerle doldurularak, aslından uzaklaşmasına karşı mücadele etmiştir. Dinin aslının yaşanması noktasındaki mücadelesinde hilafetin kaldırıldığı gün Diyanet İşleri Başkanlığını kurdurtmuştur. 1930’lu yıllarda Atatürk, Türk milletinin gerçek dini öğrenebilmesi için Hz. Peygamberin hayatını ilgilendiren bir hadis kitabını Türkçeye çevirtmiştir.[12]

ATATÜRK, DİN ve BİLİM

Atatürk İslam dinini, bilime, fenne, akla ve mantığa dayalı çağdaş biçimde anlıyor, uyguluyor ve kendinden sonra da bu şekilde uygulanması gerekliliğini önemsiyor ve bu konunun ihtimamla üzerinde duruyordu. Atatürk “…Bir dinin gerçek olması için akla, tekniğe, bilime ve mantığa uyması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur…”[13] diyordu. Atatürk ilimle ilgili olarak bir konuşmasında;

“Efendiler! Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet (başarı) için en hakiki mürşid ilimdir, fendir. İlmin ve fennin haricinde (dışında) mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir.”[14]

Atatürk başka bir konuşmasında, yaptığı yaptığı inkılapların dine uygun olduğunu anlattıktan sonra, dinimizin son din olduğunu ve mükemmel bir din olduğunu söyler:

“Hangi şey ki akla, mantığa, menfaate-i ammeye (halkın yararına) muvafıktır (uygundur), biliniz ki o bizim dinimize de muvafıktır (uygundur). Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslam’ın menfaatine muvafıksa (uygunsa) kimseye sormayın. O şey dindir. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın tetabük ettiği (uygun düştüğü)bir din olmasaydı ekmel olmazdı, ahir din olmazdı.”[15]

ATATÜRK’ÜN ALLAH İLE KUL İLİŞKİSİNE BAKIŞI

Atatürk’e göre İslam’da özel ve üst bir sınıf yoktur. Böyle bir sınıfın varlığını sürdürme hakkı yoktur. Çünkü dinimizde ruhbanlık yoktur. Konu ile ilgili olarak Atatürk;

“Bizde ruhbanlık yoktur. Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her ferd, dinini, din işlerini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da mekteptir.”[16] diyerek bunu bir kez daha ifade etmektedir.

Atatürk Allah ile kul arasına girerek çeşitli şekillerde kendilerine rant sağlayan veya insanları içi boş çeşitli fikirlerle kandıran kişilere karşı olmuş sağlığında onlarla mücadele etmiş cumhuriyeti de onlarla mücadele etmesi gerekli şekilde kurmuş ve bu işlere memur ve ehil olabilecek gerçek din bilginlerinin yetişmesini istemiştir.

ATATÜRK’E GÖRE İSLAMIN DİNAMİKLİĞİ

Atatürk İslam’ı dinamik ve çağdaş bir anlayışla anlamıştır. O İslam dininin uyuşukluğu tembelliği değil çalışmayı; şekilciliği değil bilinçliliği, düşmanlığı değil barışı emrettiğini vurgulamıştır. Atatürk İslam’ın dinamik bir yapıya sahip olduğunu sürekli vurgulamış ilerleyebilmek için çalışmanın gerektiğini, bazı çevrelerce ilerlemeye engel gibi lanse edilmeye çalışılan dinimizin çalışmayı emretmesi ve akıl sahiplerine hitaplarıyla ilerlemeye mani olmaktan ziyade ilerlemenin yegâne araçlarından olduğuna vurgu yapmaktadır.

Atatürk her fırsatta dinin lüzumundan, İslam’ın en makul ve en son din olduğundan, Kur’an-ı Kerim’in ekmel din oluşundan bahsederek gerçek din âlimlerini ve hizmetlerini takdir ederken Atatürk’ün inkılâplarının hamiliğine soyunan bazı kişiler ise Atatürk’ü kendilerine perde yaparak İslam’a ve dinin kutsal saydığı şeylere hücum etmişler; hatta az gelişmişliğin vebalini İslam’a yüklemişlerdir. Atatürk ise geri kalmışlığın gerçek sebebini zihniyet meselesi olarak teşhis etmektedir.

Atatürk, dinimize göre çalışmayanın insanlıkla alakası olmadığını; bazı kimselerin çağdaş olmayı kafir olmak saydıklarını ve asıl küfrün onların bu zannı olduğunu beyan eder. Atatürk, bu yanlış tefsiri yapanların maksadının Müslümanların kafirlere esir olmasını istemek olduğunu belirterek; her sarıklıyı hoca sanmayıp, hoca olmanın sarıkla değil, dimağla olduğunu belirtmektedir. Atatürk İslam dünyasının Allah’ın emirlerine uysaydı bu hale gelmeyeceğini söylemektedir.

ATATÜRK’ÜN CAMİ VE MESCİDLERİN ÜLKEMİZDEKİ YERİ HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİ

Atatürk günümüzde cami ve mescitlerin asıl kullanımlarından daha da dar bir kullanım şekillerinin olduğunu belirterek cami ve mescitlerin aynı zamanda bir meşveret, danışma yeri olma özelliklerinin devam edememesinden yakınıyor; cami ve mescitlerin bu hüviyetlerine yeniden kavuşmalarını istiyordu. Atatürk;“Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler itaat ve ibadet ile beraber, din ve dünya için neler yapılabileceğini düşünmek, yani danışmak için yapılmıştır.” demektedir. Dinimizin birbirini sevme ve kardeşlik gibi emirlerinin en iyi camilerde vücut bulabileceğini söylüyordu Atatürk. Atatürk dünyadan el etek çekerek münzevi hayat yaşayan insanların nefs-i emarelerinin esiri olduklarını düşünmektedir.

 İSLAM DÜNYASINDAKİ ULUSLARIN BAŞARILI OLMASINI İSTEMEK

Atatürk, ülke sınırları dışarısında kalan topraklardaki Müslümanların sıhhati ve selameti içinde isteklerde bulunmaktadır. Atatürk, yıllarca aynı çatı altında yaşanılan Yemen, Suriye, Irak ve doğudaki varlıklarını koruma ve bağımsız olabilme savaşı veren toplumların da bağımsız olabilmeleri ne kadar güzel olabileceğini belirtiyor. Atatürk İslam dünyasının çekirdeğini kıracağından oldukça emin gözükmektedir.

ATATÜRK’E GÖRE GERİ KALMIŞLIĞIN NEDENİ

Osmanlı’nın yıkılması ile beraber aydınımız yıkılış nedenlerini sorgulamış ve neden olarak sunulan şeylerden biri de dinin ilerlemeye mani olduğu ve ‘dinimiz İslam olduğu için geri kaldık; batı bizi o nedenle geçti.’ tezidir. Atatürk konuyla alakalı olarak;

“Ehl-i İslamın düçar olduğu zulüm ve sefaletin elbette birçok müsebbipleri vardır. Alem-i İslam, hakikat-ı diniye (dinî gerçekler) dairesinde Allah’ın emirlerini yapmış olsaydı, bu akıbetlere maruz kalmazdı. Allah’ın emri çok çalışmaktır. İtiraf edeyim ki düşmanlarımız çok çalışıyor. Biz de onlardan ziyade çalışmaya mecburuz. Çalışmak demek, boşuna yorulmak terlemek değildir. İcabat-ı zamana göre ilim ve fen ve her türlü ihtiraat-ı medeniyyeden (medeniyetin buluşlarından) azami derecede istifade etmek zaruridir. Bizim dinimiz milletimize hakir (bayağı), miskin ve zelil (aşağılanan) olmayı tavsiye etmez. Bilakis Allah’ta, peygamberde insanların ve milletlerin izzet ve şerefini muhafaza etmelerini emrediyor.”[17]

Yine Atatürk, düşmanlarımızın bizi dinin etkisi altında olduğumuzdan geri kaldığımızı söylemelerine karşılık şu konuşmayı yapmıştır:

“Düşmanlarımız, bizi, dinin tesiri altında kalmış olmakla itham ve tevakkut (duraklama) ve inhitatımızı (çöküşümüzü) buna atfediyorlar. Bu hatadır. Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allah’ın emrettiği şey müslüm ve müslümenin (inanan kadın ve erkeğin) beraber olarak iktisab-ı ilm-ı irfan eylemesidir (ilim ve irfan elde etmesidir). Kadın ve erkek bu ilm-i irfanı aramak ve nerede bulursa oraya gitmek ve onunla mücehhez olmak (donanmak) mecburiyetindedir.”[18]

ATATÜRK, KADIN VE TESETTÜR

Atatürk, İslam dinine ve dinin gereklerine son derece saygılıdır. Tesettür konusunda onun karşı çıktığı şey, din ile ilgisi olmayan ve çok aşırı şekilde kapalı olan, kadını eve kapatarak toplumdan, okuldan ve sosyal faaliyetlerden uzaklaştıran giyiniş tarzıdır. Atatürk, tesettürün dinin emrettiği bir vecibe olduğunu kabul etmekte ve örtünme şeklinin dinin, eski ulusal geleneğin, akıl ve mantığın, ahlak ve erdemin emrettiği doğal ve kolay şekilde olmasını kabul edip, dinin belirttiği gibi hayatımıza uygulamanın amaca ulaşmak için yeterli olacağını vurgulamaktadır.[19] Konu ile alakalı olarak Atatürk;

“Dinin icabı olan tesettür kısaca anlatmak gerekirse, denilebilir ki kadınların zorlanmalarını gerektirmeyecek ve edebe aykırı olmayacak basit şekilde olmalıdır. Tesettür şekli kadını hayatından, varlığından ayırmayacak bir şekilde olmalıdır.”[20]

Atatürk kadınların geri kalışlarının nedeninin dinle alakalı olmadığını; aksine Allah’ın emrinin kadın ve erkek herkese farz olduğunu şu sözleri ile dile getirmiştir.

“Düşmanlarımız, bizi, dinin tesiri altında kalmış olmakla itham ve tevakkut (duraklama) ve inhitatımızı (çöküşümüzü) buna atfediyorlar. Bu hatadır. Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allah’ın emrettiği şey müslüm ve müslümenin (inanan kadın ve erkeğin) beraber olarak iktisab-ı ilm-ı irfan eylemesidir (ilim ve irfan elde etmesidir). Kadın ve erkek bu ilm-i irfanı aramak ve nerede bulursa oraya gitmek ve onunla mücehhez olmak (donanmak) mecburiyetindedir. İslam ve Türk tarihi incelenirse görülür ki, bugün kendimizi bin türlü kayıda bağlanmış zannettiğimiz şeyler çoktur. Türk sosyal yaşamında kadınlar ilim, irfan ve öteki konularda kesinlikle erkeklerden geri kalmamışlardır.[21]

Atatürk tesettür konusunda ifrat ve tefrit görüldüğünü, bazı kadınların bilinçsizce çok örtündüğünü bazı kadınlarınsa çok açık giyinmelerini eleştirel nitelikte şöyle konuşmaktadır.

“Gerçekte ülkemizin bazı yerlerinde daha çok büyük kentlerde giyiniş şeklimiz, kıyafetimiz bizim olmaktan çıkmıştır. Kentlerdeki kadınlarımızın giyiniş şekli ve örtünmelerinde iki şekil görünmektedir; ya ifrat ya tefrit görülüyor. Yani, ya ne olduğu bilinmeyen, çok kapalı, çok karanlık bir şekil harici gösteren bir kıyafet veyahut Avrupa’nın en serbest balolarında dahi giyilemeyecek şekilde açık bir giysi. Bunun her ikisi de şeriatın tavsiyesi, dinin emri dışındadır. Bizim dinimiz kadını o tefritten de bu ifrattan da tenzih eder. O şekiller dinimizin gereği değil, muhalifidir. Dinimizin tavsiye ettiği tesettür, hem hayata hem de fazilete uygundur. Giyiniş şeklini ifrata vardıranlar kıyafetlerinde aynen Avrupa kadınını taklit edenler düşünmelidir ki, her milletin kendine has gelenekleri, kendine has adetleri, kendine göre ulusal özellikleri vardır. Hiçbir ulus aynen diğer bir ulusun taklitçisi olmamalıdır. Çünkü böyle bir ulus ne takdir ettiği ulusun aynı olabilir; ne kendi ulusu içerisinde kalabilir. Bunun sonucu şüphesiz hüsrandır. Bizim tesettür meselesinde dikkate alacağımız şey bir yandan milletin ruhunu diğer yandan hayatın gereklerini düşünmektir. Tesettürdeki ifrat ve tefritten kurtulmakla bu iki ihtiyacı da sağlamış olacağız. Giyiniş tarzında toplumun ruhi ihtiyacını tatmin için İslam ve Türk hayatını başlangıçtan bu güne kadar iyi bir şekilde araştırıp ve etraflıca aydınlatmak gerekir. Bunu yaparsak görürüz ki şimdiki giyiniş şeklimiz ve kıyafetimiz onlardan başkadır. Ama onlardan daha iyidir diyemeyiz.”[22]

Atatürk kadınların kıyafetleri ile uğraşılmasından ziyade onların zihinleriyle uğraşılması gerekliliğine vurgu yapmış ve kadınların da erkekler gibi eğitim almaları gerekliliği üzerinde durmuştur. Nitekim konuyla alakalı olarak;

“Şunu ilave edeyim ki, kadınlık meselesinde şekil ve kıyafet-i zahiriye (görünen kıyafet, dış giysi) ikinci derecededir. Asıl mücadele sahası kadınlarımız için şekilde ve kıyafette başarıya ulaşmaktan ziyade asıl başarıya ulaşılması gerekli olan saha, aydınlıkla, irfanla gerçek faziletle süslenmek ve donanmaktır. Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, aksine pek çok yönlerde onların üzerine çıkacak aydınlık ve irfanla donanacaklarına kesinlikle şüphe etmeyen ve buna kesin şekilde emin olanlardanım.”[23]

Atatürk o dönemde kadınların çarşaf giymelerine karşın çarşaf ile ilgili bir yasaklama getirmemiştir.

“Şimdilik çarşaf için kanuna lüzum yoktur, ileride kadınlarımızın refah seviyeleri arttıkça onlar zaten kendileri kendi zevklerine göre moda yaratır, giyinirler…”[24]

SONUÇ

Atatürk Allah’a ve İslam dinine samimiyetle bağlıdır. O, din adına insanların sömürülmesine, dinin siyasete karıştırılmasına ve dinin çeşitli sebeplerle ve değişik şekillerde istismarına karşıdır. Zaten Atatürk’ün karşı olduğu bu zümrelere dinde karşıdır. Onun gerçek din adamlarına saygı gösterdiği ve önem verdiği bilinmektedir. Atatürk peygamberimize ve Kur’an’a büyük önem vermiş; İslam dünyasının geri kalışını ise dine bağlamamış, geri kalışın sebebinin zihniyet meselesi olduğunu belirtmiştir. Atatürk bazı çevrelerin iddia ettiği gibi dinini zayıflatma, dini hayattan tecrit etme vb. herhangi bir gayret içerisinde olmamıştır.

________________________________________

[1] Servet Zeyrek: Gülizar–Hasan Yılmaz Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Öğretmeni. İlkadım / Samsun. servetzeyrek@gmail.com

[2] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, III, Ankara, 1981, s. 78.

[3] Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, Ankara, 1930, s. 57.

[4] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, III, s. 70.

[5] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 214-215.

[6] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 127.

[7] Muzaffer Emdil, İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk, Ankara, 1988, s. 153.

[8] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 194.

[9] Bkz. İsmail Yakıt, Atatürk ve Din, Süleyman Demirel Üniversitesi Yay., Isparta, 1999.

[10] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 86.

[11] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 86.

[12] Yakınlarından Hatıralar, Atatürk Kütüphanesi: 8, İstanbul, 1955, s. 10.

[13] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 194.

[14] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 194.

[15] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 127.

[16] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 86.

[17] Erendil, a.g.e., s. 91-92.

[18] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 86.

[19] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 151.

[20] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 87.

[21] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 86.

[22] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 150.

[23] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 152-153.

[24] Hikmet Bil, Atatürk’ün Sofrasında, Ekincigil Tarih Yayınları, I, Tarihsiz, s. 33.

 

ALEVİLER VE ATATÜRK

@ 07:00
Gönderen admin

[ŞEYH DEDE ( SEYİT İBRAHİM)]

 

ALEVİLER VE MUSTAFA KEMAL

Ümmetten ulus devletine, gericilikten bilime geçişin adıdır, Mustafa Kemal! İşte bu yüzden, Milli mücadeleye başladığı ilk günden günümüze kadar Mustafa Kemal devrimlerini en çok benimseyen, sahiplenen topluluk olmuştur Aleviler. Zaten, materyali insan olan barışa, kardeşliğe dayanan inançlarından, farklılıklarından dolayı insanların hor görülmediği, hümanist, ilerici, bilimi kendine rehber edinen bu inanç sahiplerinin Mustafa Kemale nötr kalması düşünülemez. Yine, Osmanlı döneminde tatmadıkları acı kalmayan, olmadık iftiralara maruz kalan bu insanları, hem emperyalist güçlere karşı, hem de bağnaz Osmanlı yönetimine karşı savaş açan Mustafa Kemal’in görmezden gelmesi de düşünülemezdi. Mustafa Kemal’in, Erzurum-Sivas kongrelerinden sonra Hacı Bektaş-ı Veli Postnişini Cemalettin Çelebi ile temasa geçtiği, hatta Çelebi’nin 1. TBMM’de görev aldığı çeşitli kaynaklarda yer almaktadır. Ama bir olay vardır ki; Alevilerin ne kadar ilerici, ne kadar aydın olduklarını, Mustafa Kemal’e ne kadar inandıklarını adeta ispatlar niteliktedir. Mustafa Kemal, 1921 Aralığında, Hacı Bektaş Postnişi Cemalettin Çelebi’yi ziyaret eder. Ziyaret sırasında Çelebi’nin, Ulu önderin kulağına eğilerek, “Paşam, Cumhuriyetin ilanını düşünüyor musunuz?” demesi Mustafa Kemal’de büyük bir şaşkınlık yaratır. Şuna çok dikkat etmeliyiz, milli mücadele daha kazanılmamış ve Osmanlı halen yönetimdedir. Bu cesaret ve yürek isteyen sözler Mustafa Kemal’de tebessüme yol açar. O zaman hasta olan Çelebiye: “O mutlu günün ilanına kadar aramızda kalmak kaydıyla, evet Çelebi Efendi Hazretleri’’ der. Ne yazık ki, ömrü bu mutlu günü görmeye yetmez. Çelebi’nin ölümünden sonra yerine geçen büyük kardeşi Veliyettin Efendinin de Mustafa Kemal’e destekleri devam eder. Hatta 25 Nisan 1923 yılında Alevi Dede, Baba ve Ocak zadelere yolladığı bildiriyle yapılacak seçimde Mustafa Kemal Paşaya oy vermelerini tavsiye eder.

Cumhuriyetin ilanı bir dönüm noktası olması itibariyle içi boş bir merasimdir. Ta ki, 3 Mart 1924’te Atatürk Cumhuriyeti’ne ruh anlam ve içerik kazandıran yasaların TBMM’de kabul edilmesine kadar. Bu yasalar, Halifeliğin kaldırılması, Şeriye ve Evkaf Bakanlığı’nın kaldırılması ve laik Cumhuriyetin habercisi Eğitim ve Öğretimin Birleştirilmesine ilişkin öğretimde birlik yasalarıdır. Mustafa Kemalin düşlerinde ki Türkiye yavaş yavaş şekilleniyor. Ve Laiklik 5 Şubat 1937 yılında bir daha çıkmamacasına Anayasamızda ki yerini alıyor.  “Atatürk Devrimi’nin, Cumhuriyetle birlikte en önemli esaslarından biri Laikliktir. Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Herhangi bir din, mezhep ya da tarikat devlet işlerine kesinlikle karışamaz, kendisi için bir ayrıcalık isteyemez. Devletin yasaları, uygulamaları bir dine ya da mezhebe göre olamaz. Devlet bütün din ve mezhepler karşısında tarafsız olacaktır. Öbür taraftan, devlet de dine karışmamalıdır. Kural bu olmakla birlikte, devlet dine karışmak durumunda olabilir. Örneğin: bir din ya da mezhep inananlarına insan kurban etmek ya da intihar etmek türünden şeyler yapmalarını buyuruyorsa, devletin bu tür uygulamayı önlemesi gerekir.” (Prof. Dr Sina AKŞİN, Ana Çizgileriyle Türkiye’nin Yakın Tarihi, Cilt 2, 1997, Cumhuriyet Kitapları).  Yine rahmetli Ahmet Taner Kışlalının belirttiği gibi Laiklik sadece din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması değildir. Laiklik, ülkede nüfus olarak çoğunlukta bulunan inançların, nüfus olarak azınlık olan inançlara baskısını ortadan kaldırmaktadır. İşte, bu nedenle Alevilerin kendilerine özgürlüklerini veren, Mustafa Kemal’e olan sevgileri 85 yıldır katlanarak devam etmektedir. Alevilerin Mustafa Kemal’e olan bu sevgisini bilen şer kuvvetleri, bunu bozabilmek için çeşitli iftiralara başvurmakta ve her fırsatta Dersim olayını Mustafa Kemal’in yaptığı iddiasını ısıtıp ısıtıp önümüze getirmektedirler. Bunu söyleyenlerin şuna dikkat etmeleri gerekmektedir; 1938 yılında Mustafa Kemal hasta yatağında yatmaktadır. Ülkeyi Başbakan Celal Bayar yönetmektedir ve General Abdullah Alpdoğan aracılığıyla dersimde bir kırım gerçekleştirmiştir. Masum insanlar yaşamlarını kaybetmişlerdir. Bu durumda devletin haklılığını gösterecek hiçbir bahane kabul edilemez. Ancak bu vahim olaydan hayatının son demlerini yaşayan Mustafa Kemal’in sorumlu tutulması yanlıştır. Kaldı ki Tunceli neden yıllar boyu Atatürk’ün partisine oy vermiştir?

1950 li yıllarda iktidar olan toplumun bütün kesimlerini kucaklayacağı savı ile ortaya çıkan daha sonraki yıllarda “Siz isterseniz Şeriatı bile getirirsiniz’’ diyen Menderes Hükümetinin Laik Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldırma planları 27 Mayıs Devrimi ile sona ermiştir. Menemen’de başlayan, Şeyh Sait ile devam eden Laik Cumhuriyet karşıtlığı Adnan Menderes ile doruk noktaya ulaşmıştır. Menderes döneminde Cumhurbaşkanlığı koltuğunda, Celal Bayar’ın oturduğunu hatırlatmakta yarar var. Karşı Devrim, 27 Mayıs Devrimi ile savsaklansa da, tamamen yok edilememiş, 12 Mart–12 Eylül darbeleriyle daha da güçlenmiş, bu süreç içerisinde en büyük acıları aydın, demokrat Alevilerin yaşadığı tarihin tozlu raflı dosyalarında yer almaktadır.

Günümüzde de laik Cumhuriyet karşıtlığı alabildiğince devam etmiş laiklik adeta içi boşaltılmış bir kavram haline getirilmek istenmiş toplum yapısal olarak bir değişime uğratılmış, sıkmabaşlı sayısı hemen hemen 2’ye katlanmış, Anayasa Mahkemesi, Danıştay kararları hiçe sayılıp pervazsızca hareket edilmekte, devlet kadroları badem bıyıklılarla kuşatılmaktadır. Karaca Ahmet Dergâhında yaptıkları asla unutulmayacak olan Bay Erdoğan tesadüfe bakın ki Cem evi cümbüş evi demekten kendini alamamaktadır. Daha sonra Alevi açılımı adı altında çamura yatmaktadır.  Demokrasi havarisi Bay Erdoğan Sıkmabaşlı olduğu için ödül alamayan öğrenciyi hemen ararken okulda Alevi olduğu için öğretmeni tarafından komalık oluncaya kadar dayak yiyen öğrenciyi medyadaki eleştirileri bitirmek için istemeye istemeye aramıştır. AKP döneminde asimilasyon daha da artmıştır. Alevi gençler Fettullahçı tezgâhlardan geçirilmek istenmekte, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) eş başkanlığına soyunan Bay Erdoğan Ilımlı İslam modelinin önünde en büyük engel olarak Alevileri görmekte bunun için de olmadık yollara başvurmaktan çekinmemektedir.

Ülkemizde özellikle 1950 ve daha sonrasındaki dinci kuşatma şunu göstermiştir; Laik Atatürk Cumhuriyetinin son bulmasında en büyük acıyı Alevilerin yaşayacağı aşikârdır.  Bunu anlamak için, Osmanlı dönemini hatırlamak yeterli olacaktır.

MEHMET DEMİR

 

 

Anadolu Alevi Derneği

@ 06:58
Gönderen admin

Giriş

Hz. Muhammed (sav)’in yaşadığı dönemde, yirmi üç yıl gibi kısa bir süre zarfında Arap Yarımadası’nın bütününe yayılan İslam Dini, daha sonra da hızlı bir şekilde yayılmasını devam ettirerek, çok geniş bir coğrafyada insanların gönüllerine girmeyi başarmıştır. Bu başarıda en büyük pay, hiç kuşkusuz Hz. Peygamber’in Müslümanlara bıraktığı iki emanet olan; Kur’an-ı Kerim ve Ehl-i Beyt’in veya diğer bir rivayete göre Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’indir.[1]

Alimler, arifler, seyyidler ve şerifler, Kur’an ve Allah Rasulü’nün örnek hayatından aldıkları hikmet tohumlarını insanların gönüllerine ekerek, onları Hakk ve hakikatla buluşturmuşlardır. Gittikleri yerlere İslam’ın güzelliğini götüren bu insanlar,  muhatapları tarafından hüsn-ü kabul görmüş, sevmiş ve sevilmişlerdir. Daha doğrusu yaptıkları salih (sulh ve sükunete sevkedici) ameller nedeniyle, Allah tarafından sevdirilmişlerdir.  “İnanıp salih amel işleyenler için Rahman, kararlı bir sevgi yaratacaktır.[2]

Allah sevgisini, iyilik yapmayı, insanların arasını bulmayı, affedici olmayı, nefse hakim olmayı, yani ahlak-ı hamide’yi öğreten bu insanlardan biri de; Pir-i Türkistan olarak anılan Hoca Ahmet Yesevi’dir.

“Minim hikmetlerim ferman-ı Sübhan

Okup aksang heme mani-i Kur’an

Minim hikmetlerim kan-ı hadisdür

Kişi buy iltmese bilgil habisdür”[3] (Benim hikmetlerim Allah’ın buyruklarını ifade etmektedir, okuyup anlasan hepsi Kur’an’ın manasıdır. Benim hikmetlerimin kaynağı hadistir, ondan faydalanmayan kişi habistir.) diyen Ahmet Yesevi, Kur’an ve Hz. Peygamber yolununun sadık bir takipçisidir. Yetiştirdiği binlerce talebeyle İslam’ın Türkistan’a yayılmasını sağlayan Ahmet Yesevi, Yusuf el Hamedani’nin öğrencisidir. el Hamedani’nin diğer öğrencisi ise; Abdülhalik el Güjdüvani’dir. Ahmet Yesevi, Lokman-ı Perende’yi, el-Güjdüvani ise Bahaüddin Nakşibendi’yi yetiştirmiştir.

Bektaşi tarikatının piri Hacı Bektaş Veli ise, Lokman-ı Perende’nin öğrencisidir. Ahmet Yesevi zamanında Türkistan’ı kaplayan İslam güneşi, yine Ahmet Yesevi tarafından görevlendirilen Hacı Bektaş Veli’nin hizmet ve kerametleriyle Anadolu’yu da aydınlatmıştır.[4] Horasan’dan gelen diğer erenlerle birlikte Hacı Bektaş Veli, hakikat çerağını Anadolu’da yakmış, etrafına topladığı insanlara tasavvufun inceliklerini anlatmıştır. “İnsan-ı kamil” olmanın, Hakk’a ulaşmanın, hakikata kavuşmanın yollarını yetiştirdiği talebelerine öğretmiştir. Sahip olduğu marifet (Allah’ı tanıma) bilgisini müridlerine anlatarak Allah’ı onlara sevdirmiş, öğrettiği tarikat adab ve erkanına uymalarını talep ederek de onları Allah’a sevdirmek istemiştir. Bir taraftan İlahi aşkı kalblerinde duymaya başlayan, diğer taraftan da nefislerinin arzularına tutsak olmamayı öğrenen  Bektaşi dervişleri, hakikat ehlinin davranışlarını göstermişler; Hacı Bektaş Veli’nin irşad ve tavsiyeleri doğrultusunda incinseler de incitmemişler, yetmiş iki millete bir gözle bakmışlardır. Hacı Bektaş Veli’nin tekkesinden aldıkları tasavvufi eğitim neticesinde olgunlaşmışlar, gittikleri yerlere sevgiyi, hoşgörüyü, sulh ve sükunu götürmüşlerdir. Yunus Emre, yolu Hacı Bektaş Veli’nin tekkesine uğrayanlardandır.[5] Hacı Bektaş Veli’nin işareti ile Taptuk Emre’nin dergahında marifeti, muhabbeti, ihlas ve fütüvveti öğrenen Yunus, İslam’ın güzelliğini yansıtan bu kavramları, mısralarına taşımıştır. Onun;

 

“Ben gelmedim dava için

 Benim işim sevgi için

Dostun evi gönüllerdir

Gönüller yapmaya geldim” mısraları, bunun en güzel ifadesidir. Karaca Ahmed’ler, Sarı Saltuk’lar, Seyyid Ali Sultan’lar da Hacı Bektaş Veli’den himmet almış erlerdir ki, onlar Allah’ın arslanı Hz. Ali misali, İslam’ın kılıcı olmuşlar her zaman mazlumun, mağdurun yanında yer almışlardır. Rumeli, onların atlarının bıraktığı nal izleriyle doludur. Rivayete göre Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi de, Hacı Bektaş Veli ile görüşmüş, ebed müddet bir devlet kurma yolunda onun duasını almıştır.[6] Orhan Gazi zamanında kurulan ilk düzenli ordu Yeniçeri ocağının da Bektaşi tekkelerine  bağlanmış olması, bu rivayeti doğrulamaktadır.

Bektaşilik, hem gönüllerin fethi, hem de kalelerin fethi konusunda  çok önemli bir rol oynamıştır. Yeseviyye, Mevleviyye ve Nakşibendiyye tarikatları gibi  tasavvufi bir niteliğe sahip olan Bektaşilik de bir tarikattır. Gerek Hacı Bektaş Veli’nin eserleri, gerekse onun vefatından sonra müesseseleşen Bektaşi tekkelerinde uygulanan adab ve erkan bu görüşümüzü doğrulamaktadır. Fakat günümüze kadar Bektaşi tarikatı tasavvufi açıdan yeteri kadar incelenip, ilmi izahlar yapılmadığı için bu konuda farklı görüşler de mevcuttur: Bektaşi tarikatını sapkın (heresi) bir oluşum olarak görenlerden tutun da, Bektaşiliği uzlaştırmacı (syncretist) bir yaşam biçimi olarak değerlendirenlere kadar pek çok görüş dile getirilmektedir. Bu görüşlerden hangisinin doğru olduğu konusunda karar vermemize yardımcı olacak, belge ve bilgilere dayalı araştırmaların sayısı ise oldukça azdır.

Hacı Bektaş Veli’nin ve diğer Bektaşi baba ve dervişlerinin eserlerinin, tasavvufi perspektiften analiz edilmesi, hiç şüphesiz konunun açıklığa kavuşmasına yardımcı olacaktır. Bektaşiliğin, kültür tarihimiz aşısından taşıdığı önem izaha gerek duyulmayacak kadar açıktır. Bektaşi tekkeleri, gerek Anadolu’da, gerekse Balkanlar’da cazibe merkezleri olmuş, buralara giden insanlar, aldıkları manevi feyz ve ilhamlarla insan-ı kamil olma yönünde mesafe katetmişlerdir. Bu tekkelerde acaba nasıl bir eğitim verilmiştir de, insanlar kötü ahlaklarını terkedip, iyi birer insan olma yoluna girmişlerdir? Harbe giden Yeniçerilerin her biri nasıl birer cengaver ve serdengeçti haline gelmiştir? Bektaşi tarikatında hangi hal, makam ve kavramlar üzerinde durulmaktadır? Bu sorulara verilecek cevaplar bize, Bektaşilik ve Bektaşilikle birlikte anılan Anadolu Aleviliği hakkında önemli bilgiler verecektir.

Diğer tarikatlarda olduğu gibi Bektaşilikte de mürşid-mürid ilişkisi çerçevesinde, hakikata ulaşmaya talib olan insanlar, manevi bir eğitimden geçmektedir. Hacı Bektaş Veli’nin “Kitabü’l- Fevaid” adlı eserine bakıldığında bu eğitim modelini görmek mümkündür. Bu eserin pek çok yerinde dervişlerin veya müridlerin merak ettikleri herhangi bir konuyu öğrenmek için Hacı Bektaş Veli’ye soru sordukları veya bizzat Hacı Bektaş Veli’nin, sohbet esnasında lüzumlu gördüğü konuları müridlerine anlattığı görülmektedir. Mesela: “Bir gün dervişler istifade maksadıyla Hazreti Bektaş Veli’den iltimas ettiler ki…[7]Hacı Bektaş Veli’den sordular ki…[8] Hacı Bektaş Veli, ihvanından birine buyurdu…[9] Hazreti Sultan Hacı Bektaş Horasani buyurmuştur…[10] Hazreti Bektaş Veli kendi dervişlerinden birini gamlı gördü ve buyurdu…[11] Bu cümleler, Hacı Bektaş Veli ile Bektaşi dervişleri arasında geçen diyaloglara işaret etmektedir. Tasavvuf dilinde “sohbet” adı verilen bu diyaloglar, mürşidlerin en önemli eğitim metodudur.[12] Hakikata ulaşmaya talib olan müridler, bu sohbetler esnasında halden hale ve makamdan makama terakki ederler. Nefislerinin kusurlarını görüp, kalb hayatının derinliklerine seyahat ederler. Sohbet meclisinin lahuti atmosferinde  İlahi aşk ve şevkle Rabb’lerine yakınlaşmanın ruhani zevkini yaşarlar. Mürşid-i kamilin ilim ve hikmet dolu sözleriyle marifetlerini artırırlar.

Hacı Bektaş Veli’nin tasavvufi anlayış ve görüşlerini Makalat, Şerh-i Besmele, Kitabü’l- Fevaid ve Velayetname adlı eserlerinde bulmak mümkündür. Bu eserleri, diğer Bektaşi dede ve babaların eserleriyle birlikte, tasavvufi terimler açısından inceleyerek, ortaya çıkacak olan genel manzaraya bakmak, Bektaşilik hakkında daha bilimsel ve objektif hükümler vermemize yardımcı olacaktır.

 

Tövbe

İşlenen bir günahtan dolayı pişman olmak anlamına gelen tövbe, hemen hemen bütün tarikatlara girmenin ilk rüknüdür. Allah ü Teala Kur’an-ı Kerim’de; “Allah şüphesiz tövbe edenleri ve temizlenenleri sever”[13]buyurmaktadır. Günahlardan tenizlenmenin yolu tövbe etmektir. Tövbe; kalbin gaflet uykusundan uyanması ve kulun üzerinde bulunduğu kötü hali görmesidir. Saliklerin menzillerinin ve taliblerin makamlarının ilkidir.[14]

Tövbenin menzile ve maksuda varmadaki önemini çok iyi kavrayanlardan biri olan Yunus, şöyle söyler:

“Gel ey aşık gele gel

Gel Allah’a dön Allah’a

Uyan gafletten aç gözün

Gel Allah’a dön Allah’a

Tut bir mürşidin elini

Tövbeye öğret dilini

Derviş yanılma yolunu

Gel Allah’a dön Allah’a”[15]

Yunus Emre, yolu yanıltmayan tövbenin bir mürşidin elini tutmakla olacağını ifade etmektedir ki bu, talibliğin ilk makamıdır. Bektaşi tarikatının da ilk makamı tövbe etmektir. Makalat’ta tarikatın makamlarını beyan ederken Hacı Bektaş Veli; “şimdi azizim! bil ki tarikatın ilk makamı pirden el alıp tövbe etmektir” der.[16] Daha sonra “Çok samimi bir dönüşle Allah’a tövbe ediniz”[17] “Allah, tövbe ettikleri için onların tövbesini kabul buyurmuştur.”[18] ayetlerini söyleyerek, tövbenin Kur’an’daki yerine işaret eder. “Şimdi ey mü’minler! Öyle tövbe etmek gerek ki onda tereddüt ve şüphe olmasın. Yine tövbeyi öyle yapmak gerek ki fayda getirsin. Çünkü tövbe demek, pişmanlıktır. Pişmanlığın esası budur ki, yetmiş yıllık günah bir özüre değişilir. Şimdi, tevekküle, özüre önem veriniz ki hatalarınız az, yüzünüz ak olsun”[19] diyerek müridlerini tövbe etmeye teşvik etmektedir. Bektaşi tarikatının erkanına göre tövbe eden talibe, daha sonra mürşid şöyle söyler: “Erenler meydanında pir huzurunda mürşidine teslim oldun mu? Yalan söyleme! Haram yeme! Zina ve livata etme! Elinle koymadığın şeyi alma! Gözünle her gördüğünü söyleme! Gelme gelme! Dönme dönme! Gelenin başı, dönenin malı. Allah Muhammed Ali oniki imam hanedan-ı Ehl-i Beyt’e iman ve ikrar ettin mi?”[20]

Tövbe ederek Bektaşi tarikatına giren birisi için artık ruhu eğiten, fakat kolay da olmayan bir süreç başlamaktadır. Yukarıda da ifade edildiği gibi talib, ya gelmeyecektir, ya da geldiyse dönmeyecektir. Bektaşi tarikatına girmek, Bektaşi pirleri tarafından, demirden leblebi çiğnemeye benzetilmektedir. Yani tarikatın adab ve erkanını yerine getirmek oldukça zordur. Bu durumu, Hacı Bektaş Veli’nin halifelerinden Osmancıklı Koyun Baba, yanında dervişlik yapmak isteyenlere şöyle izah etmektedir:

 

Dediler ey cenab-ı al-i himmet

Sana dervişlik etmek hoş saadet

Bizi kabul edersen bil ey can

Eşiğinde olalım cümle kurban

Baba dedi bu dervişlik bilin siz

Ateş gömlekdir ol agah olun siz

Giyemez her kişi zira yakar ol

Erenlere müsavi olmaz her kul” [21]

Böylece tarikata girmek isteyen talibe, tercih ettiği yolun pek de kolay olmadığı hatırlatılmış olmaktadır. Bu hatırlatma, Bektaşi tarikatına herkes giremez anlamına gelmemektedir: Sadece talib, gireceği yol hakkında bilgilendirilmek; şuurlandırılmak istenmektedir. Samimi bir şekilde tövbe eden ve kötü davranışlarını terkeden herkes, Bektaşi müridi (dervişi) olabilir.

Hacı Bektaş Veli, tövbenin Allah’ın Rahman isminin tecellisi ile kulun af ve mağfiretine nasıl sebep olabileceğini şu temsili hikayeyle anlatmaktadır: Harun Reşid zamanında, hiç hıyar yetiştiğini görmemiş bir çöl Arabı, yerde birkaç tane hıyar tohumu bulur. Onu eker, sular. Birkaç tane acı hıyar yetiştirir. Daha sonra karşılığını almak üzere hıyarları halifenin huzuruna götürür. Halife Harun Reşid, cehaletini yüzüne vurmayarak onu mükafatlandırır. Sonra da yanında bulunanlara niçin böyle davrandığını şu şekilde izah eder: “O zavallı Arap, kurak yerlerde ömrünü geçirmişti. Hıyar nedir görmemişti, tanımamıştı. Onu görünce sandı ki kendi gibi bizim de görmüşlüğümüz yok. O aziz nesneyi bize layık gördü. Bu yüzden getirdi. Biz kendi bilgimizi bırakıp, onun bilgisiyle bir olduk. İnşallah cömertler defterinden biz de yoksun olmayız.” Hacı Bektaş Veli, bu hikayeden şu sonucu çıkarmaktadır: “Çünkü”sü, “niçin”i bilinmeyen ve olmayan O Yüce Padişah, O Rahman’ın katında da asilerin durumu, Arabın hikayesine benzer. Ömürlerini her nasıl geçirmişlerse geçirmişler. Bir gün tövbe hıyarının tohumu ellerine geçer, onu gözyaşıyla sıvarırlarsa; hiç utanmadan o işe yaramaz tövbeleri önemli bir mal sanıp, Yüce Hazret’e götürsünler.”[22]Böylece Allah’ın Rahmet’inin genişliği ve gelmiş geçmiş bütün günahları affedeceği vurgulanmış olmaktadır. Günahların ağırlığından dolayı karamsarlığa düşmüş olanlar, aldıkları bu mesajla yeniden Allah’a sığınmakta, bağışlanma dileyerek geleceklerinden ümitvar olmaktadırlar. Tövbe edip, ikrar verdikten sonraki hayatlarında nefislerini eğiterek, kalblerinden günah işlemeye karşı olan temayülü söküp atmaktadırlar. Bir Bektaşi dervişi olarak ellerine, dillerine ve bellerine sahip olmaktadırlar. Onların hayatlarında artık kine, nefrete, öfkeye, kibir ve büyüklenmeye, kıskançlığa, gıybete yer yoktur. “Biz insanı en güzel şekilde yarattık”[23] ayetinde ifade edilen güzel ve iyi insan olma yoluna girmişlerdir.

Hacı Bektaş Veli’nin tövbe ehline karşı tutumu, hoşgörünün sembolü haline gelmiş çağdaşı Mevlana’nın bile takdirini kazanmıştır. Dilden dile anlatılan şu menkıbe, Hacı Bektaş Veli’nin kendisine müracaat eden tövbe ehline nasıl davrandığını gözler önüne sermektedir:

“Çaldığı koyun postunu koltuğunun altına alan bir genç, Hz. Mevlana’ya gelir. Hz. Pir, postun çalıntı ve gencin de hırsız olduğunu gönül gözü ile derhal anlar, ancak belli etmez. Genç:

-Postumu dergahınıza serebilir miyim? (Yani burada kalabilir miyim?) diye sorar. Hz. Mevlana:

-Hayır buraya seremezsiniz! Hacı Bektaş Veli’ye gidiniz, cevabını verir. Genç, postu alır, Hacı Bektaş’a gider. Bu defa ondan izin ister. Hacı Bektaş Veli de:

-Hay hay; postunu dergahımıza serip, bizde kalabilirsiniz, der. Genç postunu serer; Hacı Bektaş dergahında kalır, çile çıkarır, nefsini eğitir ve uzun zaman sonra, memleketine dönmek üzere izin ister. Kendisine izin verilir. Ancak, işin başından beri gencin zihnini, beni Hz. Mevlana niye kabul etmedi de, Hacı Bektaş Veli kabul etti? sorusu kemirip durmaktadır. Bu durumun farkında olan Hacı Bektaş Veli, gence şöyle bir açıklama yapar:

-Bak delikanlı; Hz. Mevlana o kadar saf, duru, berrak bir denizdir ki; senin o kirli, çalıntı postun o denize ve o makama yakışmazdı. Biz ise, O’nun kadar saflığa, berraklığa ulaşamadığımız için, zaten kirliliğe batmışız! diyerek seni kabul ettik, postunu ser dedik.

Genç, şükür ve dualarla oradan ayrılır. Dönüşte Konya’ya uğrayarak, doğruca Hz. Mevlana’yı ziyaret eder. Kendisini güler yüzle karşılarlar. Hz. Mevlana’nın huzuruna vardığında, bu defa büyük veli;

-Hoş geldin, biz vaktiyle seni ve postunu kabul etmedik, gönderdiğimiz yer kabul etti; çile çıkardın, nefsini eğittin, tekrar merakını yenmek için bize geldin diyerek, kendisinin niçin böyle davrandığını şu şekilde izah eder:

-Biz, kendi halimizde küçük bir su birikintisi, bir göl gibiyiz. Onun için, senin postunu temizlemeye gücümüz yetmezdi onu ancak bir okyanus temizlerdi ve o postun serildiği, atıldığı okyanusa hiçbir şey olmazdı. O okyanus da, işte seni kendisine yolladığımız Hacı Bektaş Veli idi.”[24]

Hz. Mevlana’nın da ifade ettiği gibi Hünkar, o kadar hoşgörülüdür ki, onun hoşgörüsünden yaralanmayacak insan yok gibidir. Hiçbir günah, onun hoşgörüsünün sınırları dışında değildir. Aslan yavrusu ile ceylan yavrusu bile, Hacı Bektaş Veli’nin kucağında bir ve birlik olmanın zevkini yaşarlar. Önceden bir hırsız olan genç de, Hacı Bektaş Veli’nin hoşgörü ve tolerans duygularının hakim olduğu, gelen hiçbir kimsenin geri çevrilmediği dergahında nefsini eğitmiş, kamil bir insan olmuştur. Onun bu kemale ermesinde hiç şüphesiz, Hz. Mevlana’nın da dikkat çektiği, Hacı Bektaş Veli’nin engin hoşgörüsünün tesiri büyüktür. Bu hoşgörü sayesinde manevi bir eğitime talib olanlar, günahlarının altında ezilmekten kurtulur, adeta yeniden dünyaya gelmiş gibi olurlar. Artık öğrenmişlerdir ki; Allah tarafından affedilmeyecek hiçbir günah yoktur ve O’nun tövbe kapısı herkese açıktır.

 

 

Seyr ü Süluk

Tasavvuf ıstılahında “seyr”; cehaletten ilme, kötü ve çirkin huylardan güzel ahlaka, Hakk’a doğru hareket etmektir. “Süluk” da; tasavvuf yoluna girmiş kişiyi, Hakk’a kavuşmaya (vuslata) hazırlayan ahlaki eğitimdir. Başka bir ifadeyle seyr ü süluk, tasavvuf ve tarikata giren kimsenin manevi makamlarını tamamlayıncaya kadar geçirdiği safhalara verilen isimdir.[25] Seyr ü sülukda gaye, Allah’ın Rıza’sını kazanmayı kolaylaştıracak olan amelleri yapmaya koyulmaktır.[26]

Bektaşi tarikatında seyr ü süluk, hakikat kapısının  yedinci makamıdır.[27] Hacı Bektaş Veli, seyri ikiye ayırmaktadır: “Biri Hakk’a, diğeri Hakk’da. Birincisine nihayet vardır, zira bu ; varlıktan geçmektir. Dünyadan ve kendinden geçmek bir nihayettir ve o seyrin nihayetidir. Fakat ikinci halde Hakk’a vasıl olursun. Ondan sonra Cenab-ı Hakk’ın esrarı marifeti aleminde seyredersin ki buna nihayet yoktur. Buna seyr-i fi’llah (Allah’a seyr) derler.”[28] Hacı Bektaş Veli, burada “Ben bir gizli hazine idim, bilinmekliğimi murad ettim, mahlukatı yarattım, onlara kendimi tanıttım, onlar da beni tanıdılar” kudsi hadisinden hareket etmektedir. Bu anlamda nihayetsiz seyr, marifet-i İlahiyye’ye mazhar olmaktır. İlme’l- yakin, ayne’l- yakin derecelerinden sonra hakka’l- yakin sırrına ermektir. Hakk’da olan seyrin nihayetsizliği, Cenab-ı Hakk’a duyulan aşkın nihayetsizliğindendir. Hacı Bektaş Veli’nin ifadesiyle, “muhipler (kalbi Allah aşkı ile dolu olanlar) hakka’l- yakin içinde Allah’ı bilince canları muratlarına erer. Bu bilme (marifet) bütün dünyaya değer.”[29] Dedikodu, dava ve şüphe, abidlerindir. İbadet, korku, ümit ve ilme’l- yakin zahitlerindir. Tefekkür, sohbet, velayet beklemek ve ayne’l-yakin ariflerin; münacaat, müşahede ve hakka’l- yakin, muhiplerindir.[30] İlme’l- yakin burhan yolu ile, ayne’l- yakin açıklama yolu ile, hakka’l- yakin ise görme ile elde edilir. İlme’l- yakin akıl erbabına, ayne’l- yakin ilim erbabına, hakka’l- yakin ise marifet erbabına mahsustur.[31] Müşahedetu’llah makamına kadar devam eden seyr ü sülukda devamlı bir surette terakki sözkonusudur.

Hacı Bektaş Veli, müridin durumuna göre, mürşid tarafından hangi safhalarda ne şekilde yönlendirileceğini şu şekilde tarif eder: “Müride seyir vermişlerdir. Eğer doyunca yerse, mesttir. Eğer aç ise, divanedir. Eğer mütemeyyiz bir uyanıklıkta ise, onu gurur yaklaşmıştır. O sıfatı onda zayıflatmak lazımdır.”[32] Bu zayıflatma işinin nasıl olacağını da şöyle açıklamaktadır: “Eğer marifet etrafında dolaşıyorsa, ‘Allah’ı bihakkın takdir edemediler’[33] ayet-i kerimesi ihtar edilir. Eğer ibadet ile meşgul olursa, ‘Allah’a ancakmuhlis olarak ibadetle emrolundular’[34] denir. Eğer her ikisinden kenara çekilmiş ise ‘İnsanlar ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım’[35] ayet-i kerimesi hatırlatılır. Eğer durursa, ‘Senin Rabb’inin azabı pek şiddetlidir’[36] ihtarında bulunulur. Eğer bir şefaatçi ararsa ‘Allah’ın izin verdiklerinden başkası şefaat edemezler’[37] ayet-i kerimesi söylenir. Eğer kendine ve gayrine bakarsa, ‘Eğer şirk koşarlarsa bütün amelleri mahv ve heba olur’[38] ayet-i kerimesi söylenir. Eğer isterseki içinde bir pazar kursun,‘Allah, sır ve ahfayı bilir’[39] ayet-i kerimesi söylenir. Eğer bir köşeye çekilmek isterse, ‘Nereye firar’[40]ayet-i kerimesi ihtar edilir. Eğer yerinden kaçınırsa ‘Dönüş O’nadır’[41] ayet-i kerimesi söylenir. Eğer boş kalırsa, ‘Yolumuzda çalışanların yolunu açarız’[42] ayet-i kerimesi okunur. Eğer ümitsiz olursa, ‘Allah’ın Rahmet’inden ümidinizi kesmeyiniz.’[43] ayet-i kerimesi müjdelenir. Eğer emin olursa, ‘Allah’ın mükrinden emin mi oldular’[44] ayet-i kerimesi ihtar edilir. Eğer feryad ederse, O’na işlediği şey hakkında sual olunmaz, onlar sual olunurlar’[45] ayet-i kerimesi ihtar edilir.”[46]

Bu tarifde; her hal ve durumdaki mürid için, hangi ayetin söyleneceği belirtilmektedir. Görüldüğü üzere içinde bulunulan hiçbir manevi makam yeterli sayılmamakta, her haldeki mürid için yeni bir hedef belirlenmektedir. Böylece, müridin hal ve makamlarında sürekli bir terakki sağlanmak istenmektedir ki, mürid başıboş kalmasın, kendisini yeterli görmesin. Ne Allah’ın Rahmet’inden ümidini kessin, ne de O’nun cezalandırmasından emin olsun. Korku ile ümit arasında sürekli Allah’a yalvarış ve yakarışta bulunan hakiki bir kul olsun; marifetu’llah ve muhabbetu’llahını artırsın.

Müridin seyrini devam ettirebilmek için devamlı ibadet ve taatle meşgul olması gerekmektedir. Bu ibadet ve taatler genel olarak; “Bismillahirrahmanirrahim” demek, “Kelime-i Tevhid” okumak, “Kelime-i Şehadet” okumak, “Salavat” getirmek, şükretmek, hamd ü sena etmek, abdest almak, Beyt’ullah’ı tavaf etmek, Arafat’a çıkıp vakfeye durmak, namaz kılmak, Kur’an öğretmek, Kur’an öğrenmek, Kur’an okumak, dua etmek, camiye veya mescide gitmek, kafirle mücadele etmek, İslamlaştırma hareketinde bulunmak, oruç tutmak, iftar etmek, kurban kesmek, tasaddukta bulunmak, secdeye varmak, itikafa girmek, riyazatta bulunmak, zühd ve takva sahibi olmak, erbain çıkarmak, çile çıkarmak, halvete çekilmek, murakabeye çekilmek, taharetsiz yere basmamak, ibadet ve taatten bir an hali kalmamak, kırk yıl gündüz oruç tutup gece namaz kılmak, salih ameller yapmak ve farzları yerine getirmektir.[47]

Bektaşi tarikatında genel anlamda seyr ü süluk ise şeriat, tarikat, marifet ve hakikat şeklinde isimlendirilen dört kapıdan geçilerek tamamlanır. Hacı Bektaş Veli, dört kapı ve her bir kapıya ait on makam olmak üzere toplam kırk makamı teferruatlı bir şekilde Makalat’ında anlatmaktadır. Geçilen her kapıda kul Allah’a daha fazla yakınlaşır. “Yakin” hasıl olur ve insan mukarrebunlar (Allah’a yakın olanlar) seviyesine ulaşır. Hacı Bektaş Veli, Allah’la kul arasındaki bu yakınlaşmayı yeme-içme örneği üzerinde şöyle izah eder: “Ey derviş bil ki; talibin yeme ve içmesi üç nevi üzeredir. Evvelkisi şeriat, ikincisi tarikat, üçüncüsü hakikat. Şeriat makamında yiyen içen, rızkı verenin şükrünü ve Mabud’un ibadetini ifa eyler. Tarikat makamında yiyen içen, yedikleri ve içtikleri üzerinde tefekkür eyler. Hakikat makamında yiyen içen ise, Hakk’ı kendi zatında müşahede eyler.”[48]

Virani Baba ise  dört kapı kırk makamı Hazreti Ali’den nakil yaparak şöyle açıklar: “Ey talib-i fakr-ı fena! Şah-ı Merdan buyurur ki: Şeriat bir sudur. Ol şeriat suyunda yunmayan Müslüman olmaz. Tarikat bir ateştir. Ol ateşte yanmayan puhte olmaz (pişmez). Amma marifet de bir yeldir, esmeyince sular akmaz ve çiy pişmez.”[49]

Halden hale, makamdan makama geçen derviş, olgunlaşır, terakki eder. Hacı Bektaş Veli’nin ifadesiyle; canı safa bulur. Ona göre manevi terakki yaratılışın ayrılmaz bir parçasıdır. O, bu hususu da şu şekilde ifade eder: “Ademin seyir ve seferi icab eder ki, kendinde olsun, halden hale intikal etsin. Yani eğer cahil ise, alim olsun, eğer gamlı ise ferah bulsun, eğer münkabız ise münbesit olsun (darlıkta ise genişlesin). Tıpkı yakut olan taş gibi ki, o da hareket etmeyerek terakki eder.”[50]

 

Mürşide Bağlılık

“Mürşid” ; irşad eden anlamına gelmektedir. Mürşidler kendilerine başvuran müridleri, durumlarına göre, seyahat, halvet ve sohbet yollarından biriyle irşad ederler. Gerçek mürşid, Kur’an’ı ve Allah Rasulü’nün örnek ahlakını iyi bilen bir alimdir. “Mürşid-mürid münasebeti, baba evlad sıcaklığındadır. Peygamberler, ümmetlerine baba mesabesinde olduğu gibi; Peygamberlerin varisleri konumundaki mürşidler de müridlerine karşı baba durumundadır.”[51] Bu yüzden Bektaşi tarikatında mürşidler, “baba” ve “dede” şeklinde isimlendirilirler. “Mürşid, yani doğru yolu gösterecek olan zat, müridin haline, durumuna, kabiliyetine, liyakatına bakarak, onu salah yoluna yöneltir.”[52]

Hacı Bektaş Veli, maneviyatta terakki edebilmek için bir mürşidden feyz almak lazım geldiğini şu şekilde izah eder: “Beyan olunur ki: Sudan ve çamurdan hasıl olma bu tenin tabibleri olduğu gibi, can ve gönlün de tabibleri vardır. Onlar da Enbiya ve Evliyalardır. Hekimler; bundan ye! Bundan yeme! diye söylerler. Ta ki cismin rahatsız olmasın ve kuvvetlensin. Enbiya ve Evliya da söylerler ki; bunu yap, bunu yapma da ta ki can safa bulsun. Nitekim Hazreti Ali buyurur: İlim ikidir: beden ilimleri; din ilimleri.”[53]

Hacı Bektaş Veli’nin işaretiyle Taptuk Emre’nin dergahında marifet ve muhabbet deryasına dalan Yunus Emre de bir mürşid-i kamilin gerekli olduğunu şu satırlarda dile getirir:

 

“Gel ey derviş Hakk’ı bulayım dersen

Bir kamil mürşide varmayınca olmaz

Rasul’ün cemalin göreyim dersen

Bir kamil mürşide varmayınca olmaz

Niceler giderler mürşid arayı

Arayanlar buldu derde devayı

Bin yıl da okursan akdan karayı

Bir kamil mürşide varmayınca olmaz[54]

Virani Baba ise bir pire, bir mürşid-i kamile varma hususunda şunları söylemektedir: “İmdi ey talib-i fakr-ı fena! Özünü pirlere ver; ta ki kuvvet ve kudrete erişesin. Zata (Hakk’a ulaşmaya, hakikata kavuşmaya) mazhar olasın. Eğer, özünü pirlere emanet etmedinse, emanete ihanet etmiş oldun. Hak pir; Hazreti Muhammed ve Hazreti Ali’dir.”[55] Virani Baba’ya göre; pirlere talib olmayan, onların sikke ve sıfatını kabul etmeyen, şöhret ve dünya peşinde koşan bir kimse, taklidi imana sahip demektir.[56]

Hacı Bektaş Veli, mürşidden el alan müridin başka şeyhlere yönelmemesini istemektedir. Bir defasında Sarı Saltuk’a şöyle söyler: “Diğer şeyhlere gözünü çevirme ki, doğrusu benim. Onların sohbetleri ziyan verir. Zira ki bizim nazarımız güneştir. Mürid taştır.  Kabiliyetli taş güneşin ışıklarından la’l olur. Onların (diğer şeyhlerin) nazarları gölge gibidir ki, kabiliyetli taş, güneşin feyzinden gölgeye giderse la’l olmaz.”[57]Mürid, mürşidinin sohbet ve feyzinden azami ölçüde istifade etmeli,  başka mürşidler arayarak kabiliyetini köreltmemelidir. Kamil bir mürşide, muhabbet ve teslimiyyet gereklidir.[58]

 

Nefsini Bilmek

Mutasavvıflar, Hz. Peygamber’in; “nefsini bilen Rabb’ini bilir” hadisinden yola çıkarak, nefis kavramı üzerinde durmuşlardır. Kur’an-ı Kerim’deki; “şüphesiz nefis kötülüğü emreder”[59] ayetinden hareket ederek de, nefislerini eğiterek, kötülüğü emretmez hale getirmenin çarelerini aramışlardır. Kur’an’daki nefisle ilgili diğer ayetlerin ışığında nefsi, basamaklar halinde ele almış, her basamağın gerektirdiği mücahede ve mücadele usüllerini tesbit etmeye çalışmışlardır.

Hacı Bektaş Veli de eserlerinde, nefis kavramı ve nefsin basamakları üzerinde durmuştur: “Kim Rabb’ini Rububiyetle bildi ise, ancak o nefsini ubudiyetle bildi. Kim nefsini fakr ile bildi ise, ancak o Rabb’ini vefa ile bildi. Kim nefsini kusur ile bildi ise, ancak o Rabb’ini tevkir ile bildi. Kim nefsini teclil (tecelli) ile bildi ise, ancak o Rabb’ini tafdil (üstünlük)  ile bildi. Kim nefsini fena (sonluluk) ile bildi ise, ancak o Rabb’ini beka (sonsuzluk) ile bildi.”[60] Hacı Bektaş Veli, nefsin noksan sıfatlarla, Cenab-ı Hakk’ın ise mükemmel sıfatlarla muttasıf olduğunu anlatmaktadır. Nefsinin kusurlu, aciz ve fakir olduğunu anlayan insanın, Allah’ın mükemmelliğini, kudret ve bağışlayıcılığını daha iyi kavrayacağını izah etmektedir.  Makalat adlı eserinde  bu konu üzerinde de durur. Marifet makamının tevhid anlayışını beyan ederken; “kim kendinin fani olduğunu bilirse, Rabb’inin bakiliğini anlar” der ve kendini bilmenin keyfiyetini de beyan eder. Ona göre bilmek; birinin biri hakkında, falandır, filanın oğludur veya filan yerdedir diye bilgi sahibi olması demek değildir. İnsan ilimle araştırmalı, izlemeli, gözlemeli ve arştan yerin altına kadar, her ne varsa kendinde bulmalıdır.[61]

Nefsin nasıl bilineceğinin yolunu gösteren Hacı Bektaş Veli, kainat ile insanı karşılaştırarak, insanın ne kadar önemli bir varlık olduğunu nazara verir. “Şimdi gökle yer arasında bir çok nesne vardır. Fakat insandan ulusu yoktur. Bütün yaratılmış nesnelerin en üstünde arş vardır. Arşta onsekiz bin kandil asılıdır. Değme bir kandilin genişliği, büyüklüğü, bu dünyadan yetmiş kat daha fazladır. Onlar Allah’ın  hazineleridir ve onsekiz bin alemdir. Ama hepsinden yukarı arş vardır. İnsan vücudunda da en yukarıda baş vardır. Can hazineleri de baştadır. Şimdi o; akıl, ilham, idrak, sevişmek, aşk-ı didar ve marifet de hazinelerdir ve başta asılıdır. Marifet yalnız bin arş gibidir. Başta asılı duranların her birisi de bin mülkten üstündür. Akıl aya, marifet güneşe, ilim de yıldıza benzer. Dünyada güneş doğar ve uyanır. Fakat marifet hangi gönülde doğarsa o gönül uyanır; başkası uyanmaz.”[62] Hacı Bektaş Veli’ye göre nefsi bilmenin de ilme’l- yakin, ayne’l- yakin ve hakka’l- yakin dereceleri vardır. Alimler, ilme’l- yakin; arifler, ayne’l- yakin, muhipler de hakka’l- yakin nefislerini ve Rabb’lerini bilirler.[63]

Hacı Bektaş Veli, nefsin basamaklarını “Kitabü’l- Fevaid” de şu şekilde açıklar: “Cenab-ı Hak insanı cihanda dört unsurdan halk buyurdu ve ona kırk mertebe verdi. İlk on mertebesi nefs-i emmareden hasıl olur. O makamın ateş ile alakası vardır. Nefs-i emmare, bedende zalim bir hükümdar makamıdır. Her ne yaparsa şerdir. Kur’an-ı Kerim’de buyurulduğu gibi: ‘Ben nefsimi temize çıkarmam; çünkü nefis, Rabb’imin merhameti olmadıkça kötülüğü emreder.’[64] Nefs-i emmareden hasıl olan on mertebe ise şunlardır: cehil, hışım, buğuz, kahır, kibir ve kin, hased, necil, küfür, nifak ve hisset. İşte bu on hal, nefs-i emmarenin hassalarıdır ve Hakk ondan uzaktır. Diğer on mertebe ki hava ile alakalıdır.  Nefs-i levvameden hasıl olur. Bu nefisten hasıl olan on mertebe de şunlardır: Züht, takva, vera, ubudiyyet, zekat, oruç, hac, umre, humus, cihad. Bu makam,  ‘Allah yolunda cihad ediniz’ makamıdır. Hacı Bektaş Veli, daha sonra sırasıyla, nefs-i mülhime ve nefs-i mutmainne makamlarını, onlara ait halleri de anlatmaktadır.[65]

Hacı Bektaş Veli’nin takipçileri de
nefsin bilinmesi üzerinde durmuşlardır. Bunlardan biri olan Münci Baba, “Tarikat-ı Aliyye-i Bektaşiyye” adlı eserinde; “Cenab-ı Hakk’ın bilinmesi, nefsin bilinmesine veyahut nefsin bilinmesi, Hakk’ın bilinmesine bağlıdır” der.[66] Münci Baba’ya göre; şehvet, kibir, kin, öfke, kendini beğenmişlik, kıskançlık, gösteriş, dünya sevgisi gibi bayağılıklardan kurtulmanın yolu, nefsini bilmektir. Bu arzular nefsin azdırmasıyla meydana gelen arzular olup, Muhammedi ahlak ile bezenmek için, bunların terki gerekir.[67]

Virani Baba ise, nefsi bilmemenin insanı nasıl bir duruma düşüreceğini şöyle açıklar:  “Bir kişi nefsini bildi, Hakk’ı bildi. Eğer ihmal edip bilmediyse Adem (insan) değil. Görünüşte yer, içer, gezer, söyler, işitir, dinler, alır, verir, güler ve oynar. Hayvanda dahi bunların cümlesi mevcuttur. Hele o hayvandır. Ama Adem, insandır. Şimdi sen dahi şeriat ve tarikat pirlerinden marifetullah  öğren; ademzat (insan) ol.”[68]

Bektaşilikte, hayvan sıfatlarından kurtulmanın yolu, diğer pek çok tarikatta da olduğu gibi nefsi bilmek ve terbiye etmekten geçer. Bektaşi tekkelerinde nefislerini tanıyıp, ona hakim olmanın yollarını öğrenen dervişler, çevrelerine örnek birer insan haline gelmişlerdir. Kimsenin malına, canına ve ırzına yan gözle bakmamış, aksine onların koruyucusu ve kollayıcısı olmuşlardır. Bektaşi tekkelerinin olduğu yerlerde sulh, sükun ve emniyet hakimdir. Özellikle Balkanlar’da kurulan Bektaşi tekkelerinin bu hususiyetleri, buralarda yaşayan pek çok gayr-i müslimin İslam Dini’ni seçmesine sebep olmuştur.

 

İlim

Tasavvufta ilmin müstesna bir yeri vardır. Kutup, gavs seviyesindeki mürşidler, ilmi tavsiye etmişler ve eserlerinde ilme uzun bölümler ayırmışlardır. Yazmış olduğu “İhya-u Ulumi’d- Din”, tasavvufi eserler arasında şaheser olarak kabul edilen İmam-ı Gazali, yine tasavvufla ilgili “Minhacü’l- Abidin” (Abidler yolu)’de ilim hakkında şöyle bir değerlendirmede bulunur: “Ey saadet yolcusu! Allah sana muvaffakiyet versin. Önce ilim tahsil etmen gerekir.